Hayatımın sonunda kendime bir hayat kurduğumda, kızım beni deli ilan etti ve torunumla görüşmemi yasakladı.
Tüm hayatımı kızıma, sonra da torunuma adadım. Ama görünüşe göre onlar, benim de sadece onlara bağlı olmayan bir mutluluğa hakkım olduğunu unuttular. Çok genç yaşta, henüz 21’imde evlenmiştim. Kocam, Ahmet, sessiz, sakin, taş gibi çalışan bir adamdı. Bir gün ona iki haftalık bir iş seyahati teklif edildi—başka bir bölgeye yük taşıma işi, iyi bir ek gelir gibi görünüyordu.
Geri dönmedi. O halâ orada mı, değil mi, bilmiyorum. Bir gün telefon açıp Ahmet’in artık olmadığını söylediler. Kendimi iki yaşındaki kızımla, tamamen yalnız buldum. Eşimin ailesi çoktan vefat etmişti, benimkiler ise başka bir şehirdeydi. Nasıl hayatta kalacağımı, çocuğumu nasıl geçindireceğimi bilemiyordum.
Şansımız yaver gitti, Ahmet’ten bize kalan bir odalı bir daire vardı. Yoksa ne yapardık, bilmiyorum. Öğretmenlik okumuştum, ilk zamanlar evde özel ders vermeye çalıştım ama küçük bir çocukken etrafta koşturup ağlarken ders vermek neredeyse imkânsızdı.
Küçük Ayşegül yüzünden düzgün bir işe giremiyordum. İki yaşındaki bir çocuğu bütün gün yalnız bırakılır mıydı? Bir gün annem geldi, çaresiz halimi görünce Ayşegül’ü yanına aldı. Neredeyse iki yıl boyunca anneannesi ve dedesiyle yaşadı, ben ise hafta sonu demeden çalıştım. Okulda, ek işlerde, özel derslerde…
Hafta sonları kızımı görmeye gidiyordum. Her vedalaşma içimi parçalıyordu. Sonra sıra anaokuluna geldi—tekrar sürekli hastalıklarla eve kapanacağımdan korktum ama şükür ki Ayşegül sağlıklı büyüdü ve neredeyse hiç hasta olmadı. Zamanla sadece ikimiz kaldık. Sonra okul, sonra üniversite…
Ona en iyi ayakkabılar, elbiseler alabilmek için kendimi paralıyordum. Neredeyse hiç tek işte çalışmadım—hep iki, bazen üç iş birden. Ama Ayşegül okulu bitirip işe girince ilk defa rahat bir nefes aldım. Ve aynı anda bir şok yaşadım—çünkü artık kimseye gerek yoktum.
Artık her ek işe atılmak zorunda değildim. Vücudum artık pes etmeye başlamıştı, arkadaşlarım da tek kedim kalmıştı. Kızım bazen hafta sonu geliyordu ama yalnız bir anneyi bütün gün eğlendirmek onun planlarında yoktu. Kendimi unutulmuş hissettim. Her şey torunum Elif doğunca değişti.
Doğumdan birkaç ay önce kızım ve damadım Mehmet’in yanına taşındım. Alışveriş, temizlik, doğum hazırlıkları—hepsi bana kalmıştı. Sonra Ayşegül işe başlayınca, bebeğin tüm bakımını ben üstlendim. Ama şikâyet etmedim—tersine, yine ihtiyaç duyulan biri gibi hissettim.
Bu sene Elif okula başladı. Okuldan sonra onu alıyor, yemeğini yediriyor, ödevlerine yardım ediyor, parka ya da kurslara götürüyordum. İşte orada, parkta, Ali’yle tanıştım. O da torunuyla geziniyordu. Konuştuk. Ali de benim gibi genç yaşta dul kalmış, şimdi kızına torununu yetiştirmede yardım ediyordu.
Ali’yi tanıyınca hiçbir beklentim yoktu. Kocamın ölümünden sonra bir kere bile randevuya, yemeğe çıkmamıştım. Önce küçük çocuk, sonra işler… Torunum doğunca gururla “nine” diyordum kendime. Peki ninelerin erkek arkadaşı olur muydu? Meğer oluyormuş. Ali bana hâlâ bir kadın olduğumu hatırlattı.
Ondan ilk mesajı aldığımda—çocuklar olmadan buluşalım diye—şok oldum. Onunla yeni bir hayat başladı. Sinemaya, tiyatroya gittik, festivallere, sergilere… Hayatın tadını yeniden hissettim.
Ama ne yazık ki kızım buna hiç sıcak bakmadı. Her şey bir Cumartesi sabahı gelen telefonla başladı:
“Anne, birazdan geliyoruz, hafta sonu Elif’le ilgilenir misin?”
“Kusura bakma kızım, ama planım var. Şehirde değiliz. Bir sonrakinde önceden haber ver, mutlaka bakarım.”
Ayşegül hışımla homurdandı ve kapattı. Pazartesi Ali’yle eve döndüğümde neşeliydim, enerji doluyAyşegül bir hafta boyunca mesaj atmayınca, torunuma hasretten içim eridi ama bu kez kendimi geri çevirmeyeceğimi biliyordum.




