“Çocuklarımı geri verin!” diye bağırdı sekiz yıldır ortadan kaybolmuş olan kız kardeşim…
Bazen hayat öyle bir şekilde ilerler ki, daha kendin olgunlaşmadan ebeveyn olursun. İsteğinle değil, mecburiyetten. Benim başıma gelen de buydu.
Adım Okan. Bir yetimhanede büyüdüm. Dokuz yaşındayken, küçük kız kardeşim Elif de oraya geldi. O zamanlar dört yaşındaydı. Birbirimize sıkı sıkıya tutunduk. Ona şekerlerimi verir, ödevlerinde yardım eder, sertlik ve haksızlıklara karşı korurdum. Bir gün onu oradan alıp, yalnız kalmayacağı o günleri hayal ederdim.
Ve o gün geldi. İlk evimi aldığımda, vesayetini üstlendim ve Elif yanıma taşındı. Gerçek bir aile olduk. Ben çalışıyor, okuyor, o da büyüyordu. Zeki, güzel bir kızdı, dersleri iyiydi, spora bile meraklıydı. Onunla gurur duyuyordum.
Ama her şey, Elif on beş yaşına geldiğinde değişti. Yaşından büyük, benim yaşıtım bir erkekle tanıştı. Murat, mahallenin “başıboş”uydu; işsiz, eğitimsiz, sürekli sokaklarda dolaşırdı. Onu vazgeçirmeye çalıştım ama nafile: aşk, gözyaşları, kavgalar… Sonra hamilelik. Elif daha on altısında bile değildi.
Tüm gücümü toplayıp nikâhlarını kıydırdım. Birkaç ay sonra ikizler doğdu: Efe ve Zeynep. Onların hayatına fazla karışmamaya çalıştım ama hep yanlarında oldum, destek oldum. Başlarda her şey yolunda gibi göründü. Murat işe girdi, Elif çocuklarla ilgileniyordu.
Ama bebekler daha altı aylık bile olmadan, Elif yine hamile kaldı. İç çektim ama kabullendim. Doğan bebeğe Can adını verdiler. Sonra her şey ters gitmeye başladı: Murat işten atıldı, içkiye başladı, Elif ise çocukları sık sık yalnız bırakıp gezmeye başladı.
O sırada benim de kendi ailem vardı. Eşim Ayşe ve biz de bir çocuk bekliyorduk. Ama yeğenlerimin durumuna göz yumamazdım. Bir gün, Elif’in komşuları aradı: çocuklar ağlıyor, evde kimse yok. Koşarak gittim. Çocuklar aç, kir içinde, ağlıyordu, anneleriyse nerede olduğu belli olmayan bir yerdeydi. Ayşe’yi aradım, hiç tereddüt etmeden, “Onları al, eve getir,” dedi.
Böylece bir anda üç çocuğumuz oldu. Onları yıkadık, doyurduk, yatırdık. Bir hafta geçti ama içim huzur doluydu. Artık güvendeydiler. Bir hafta sonra Elif çıktı geldi. Çocukları değil, para istiyordu. Yabancı bir adamla yurtdışına gideceğini, çocukların bizde kalabileceğini söyledi.
O günden sonra sekiz yıl geçti. Çocuklar artık bizim oldu. Onları öz evlatlarımız gibi büyüttük: ikizler Efe ve Zeynep dördüncü sınıfa, Can ikinci sınıfa gidiyor. Bizim kızımız Ela ise anaokulunda. Hepsi bize anne-baba diyor. Elif’i kimse hatırlamıyor bile. Onun hakkında konuşmalarını yasaklamadım ama hiç istemiyorlar.
Sonra, tam yılbaşı arefesinde, kapı çaldı. Akşam yemeği hazırlıyorduk, çocuklar kar taneleri kesiyordu. Kapıyı açtım, karşımda Elif duruyordu. Yanında Doğulu görünümlü bir adam vardı. Yaşlanmıştı ama yüzündeki o kararlı ifade aynıydı.
“Bu eşim,” dedi. “Geri döndük. Çocuklarımı almak istiyorum. Onları kendi ülkesine götüreceğiz.”
Donup kaldım.
Ayşe koridora geldi, çocuklar da peşinden. Elif hemen çocuklarını geri istediğini söyledi. Ama Zeynep ona bakıp, “Anne, bu teyze kim?” diye sorunca yüreğim sızladı. Elif şaşırmıştı. Kendi kızını bile tanımamıştı.
“Ben senin annenim!” diye bağırdı. Ama Zeynep bana sarıldı.
O zaman Elif duraksadı, sustu. Sonra yavaşça sordu:
“Hiç değilse… onları ziyaret edebilir miyim?”
Ayşe’yle bakıştık. Bir süre sessiz kaldık. Sonra başımı salladım:
“Gelebilirsin. Ama çocuklar bizimle kalacak.”
Elif, kamburunu çıkarıp sessizce gitti. Bizse çocuklarla birlikte havai fişekleri izlemek için sokağa çıktık. Gökyüzü renk renk aydınlanıyordu ve hepsine sarıldım—kan bağı olmayan, ama sevgiyle bağlı olduğum çocuklarıma. Ve biliyordum ki, sekiz yıl önce onları eve getirdiğimde doğru olanı yapmıştım.




