— Size pankek yaptım, — dedi kayınvalidem… Pazar sabahı, saat yedide.
Ahmet’le evlendiğimde, arkadaşlarım kıskançlıkla fısıldıyordu: “Ne şanslısın! Mükemmel bir kayınvaliden var.” Gerçekten de, Sevim Hanım ilk başta nazik, mantıklı ve en önemlisi iyi niyetli bir kadın izlenimi veriyordu. Akıl vermiyor, hayat dersi vermiyordu. Hatta düğünümüzde, “genç ailenin mutluluğunu kurmasına karışmayacağım” diyen bir konuşma bile yapmıştı.
Beş yıl geçti. Artık o tatlı kadını tanıyamıyorum. Çünkü şimdi her Pazar sabahı yedide kapımızda, tepside sıcacık pankekler, bir kavanoz reçel ve özellikle son ses ayarlanmış gibi duran bir sesle dikiliyor: “Yavrularım, kalkın! Size kahvaltı getirdim!”
Oysa her şey masumca başlamıştı. Ahmet’le evlendikten sonra, Eskişehir’deki kayınvalidemin iki odalı evine yerleşmiştik. Kibarlığı elden bırakmamaya çalıştım, itiraz etmedim, ev işlerine yardım ettim. İlk zamanlar her şey yolundaydı – kavga yok, yüksek sesli tartışmalar yoktu. Kayınvalidem fazla kusur bulmuyor, sadece bazen tozu yanlış sildiğim ya da havluları yanlış sıcaklıkta yıkadığım için söyleniyordu. Ama bunlar önemsizdi, değil mi?
İki yıl sonra nihayet ilk peşinatı biriktirip şehrin diğer ucundaki yeni bir apartmandan daire aldık. Rahat bir nefes aldım – artık özel alanımız vardı. Kayınvalidem sadece hafta sonları geliyor, önceden arıyordu. Hatta onun ziyaretlerine seviniyorduk – börekler getiriyor, ufak tefek işlerde yardım ediyor, bazen biz tatile çıktığımızda kedimiz Pamuk’la ilgileniyordu.
Ama bu uzun sürmedi. Bir gün Sevim Hanım, “Torun olursa yardım etmem lazım!” diyerek yakınlara taşınmak istediğini söyledi. Ahmet’le göz göze geldik, ama sesimizi çıkarmadık. Eski evini satıp yenisini alma konusunda ısrar etti – bizim apartmanmızın yanındaki binadan. O zaman, “Arada mesafe olacak, sorun değil,” diye düşündüm.
Ancak o mesafe hızla yok oldu. Taşınır taşınmaz her şey ters gitmeye başladı. Ahmet’ten yedek anahtar aldı – “olur ya bir şey olur” diye – ve habersiz gelmeye başladı. İşten döndüğümde mutfakta çorba kaynıyordu: “İşte, size sürpriz yapayım dedim!” Üstelik kıyafetlerimi ütülüyor, iç çamaşırlarımı yıkıyor, dolapları karıştırıyordu – “sadece düzenlemek istedim.” Bir gün, yatak odamızda, habersiz ve kapıyı çalmadan çarşafları değiştirirken yakaladım onu.
Ahmet’e bunun bir ihlal olduğunu anlatmaya çalıştım. Zorlandığımı, kendimi evin kiracısı gibi hissettiğimi söyledim. O ise omuz silkti: “Ama iyi niyetle yapıyor. Ne kadar çabaladığını görmüyor musun?”
Oysa içimden bağırmak geliyor: Ne pankek istedim, ne reçel, ne de gömleklerimin ütülenmesini! Pazar günü istediğim saatte uyanmak istiyorum. Sabahlığımla evde dolaşmak istiyorum, “anneciğim geldi” diye apar topar bornozumu giymek zorunda kalmadan. Kendi evimde yetişkin bir kadın olarak yaşamak istiyorum, hâlı terbiye edilen bir çocuk gibi değil.
Ama bunu ona açıkça söylersem, alınacak. Gözyaşlarına boğulacak. Ve bana nankör diyecek, her şeyini verdiğini ama benim onu kovduğumu söyleyecek.
Nasıl anlatırım ki, özen göstermenin kontrol etmek olmadığını? Yardım etmenin dayatmak anlamına gelmediğini? Sevginin getirilen pankek sayısıyla ölçülmediğini?
Bilmiyorum. Ama yoruldum. Her Pazar sabahı, her erken saatteki kapı ziliyle birlikte içimdeki çaresizlik büyüyor. Kendi evimde huzur bulmak bu kadar zor bir hayal mi?




