Sabahın erken saatlerinde telefon çaldığında, Elif nerede olduğunu anlamakta güçlük çekti—rüyada mıydı yoksa yatağında mı? Ekranda “anne” yazısını görünce uykusu dağıldı. Annesinin sesi neşeli ve canlıydı:
“Uyuyor musun tembel kız? Ben şimdiden pideleri fırına attım. Yarın ikinizi de bekliyorum—seni ve Ali’yi. Konuşmamız lazım. Hayır, bahçe işleri değil. Vasiyet! Mezarda ev ve paralar yüzünden birbirinizi yemenizi istemiyorum. İkiniz de gelin, bahanesiz!”
Elif donup kaldı. Vasiyet mi? Mezar mı? Ne oluyordu? Ama annesi o kadar kararlı konuşuyordu ki itiraz etmek manasızdı.
Bu sırada, Elif ve Ali’nin annesi Ayşe Hanım, masada oturmuş, yün şalını düzeltiyordu. Yanındaki komşusu Emine’nin gözlerinde endişe vardı:
“Aynur, hasta mısın? Bu kara konular nerden çıktı? Beni korkutuyorsun…”
“Korkma, Emineciğim,” dedi Ayşe Hanım, “sadece çocuklarımı görmek istiyorum. Bir yıldır görüşmedik. Herkes kendi dünyasında, yabancı gibi. Yarın başıma bir şey gelirse, kim anlatacak onlara? Hem bir de test etmek istiyorum. Bakalım, kim beni nasıl seviyor gerçekten?”
Bu sözlerin ardından, Ayşe Hanım komşusunu kapıdan uğurladı ve dinlenmeye çekildi. Yarın büyük bir gün olacaktı.
Sabah, bulutlu ve puslu bir havaydı, tıpkı onun planına uygun gibi. Evi topladı, eski bir sabahlık giydi, yüzünü yıkadı ve sessizce koltuğa oturup beklemeye başladı. Bir saat sonra kapı çalındı.
İlk içeri dalan Elif’ti—yüzü kızarmış, nefesi kesik.
“Anneciğim! Ne oldu? Hastalandın mı? Bu vasiyet de ne?” diye telaşla bağırdı, annesine koşarak.
Ardından, daha sakince Ali girdi:
“Bizi iyice korkuttun, anne. Ölecek misin yoksa? Daha erken değil mi?”
“Oturun şu masaya, çocuklarım,” dedi Ayşe Hanım sakince. “Eşlerinizi de çağırın. Sibel, Murat, buyurun, çekinmeyin.”
Hepsi oturunca konuşmaya başladı:
“Dinleyin ve sözümü kesmeyin. Söylemem gereken şeyler var. İhtiyarlık kolay değil, üstelik tek başımayım. Hastalık gelmeden haber vermiyor. Bu yüzden, konuşayım dediğim hâlde konuşuyorum. Ama önce, ev işlerinde yardım. Kim yardım edecek bana yoksa? Odun kırılacak, yemek yapılacak…”
Elif ve Sibel başlarını sallayıp işe koyuldular. Ayşe Hanım dikkatle izliyordu: hamur parmaklara yapışıyor, patatesler kalın doğranıyor, tencereler gürültü çıkarıyordu. “Şehirli beceriksizlerim,” diye düşündü içinden, ama sesini çıkarmadı. Mesele bu değildi.
Sofra kurulup yemek yenince, Murat ve Sibel’i dışarı çıkardı—çocuklarıyla baş başa kaldırdı.
“Şimdi dikkatle dinleyin. İçinde büyüdüğünüz bu evi, komşu Emine’ye bırakıyorum. O yakın, bir şey olursa yardım eder. Ali, sana atölyeyi, aletleri ve bahçeyi vereceğim. Ne yaparsan yap. Elif, sana biriktirdiğim emekli maaşımı bırakıyorum. Pek harcamadan kenara koydum.”
Oda ağır bir sessizliğe gömüldü.
“Ev yabancı bir kadına mı kalacak?” diye nihayet Ali patladı. “Ciddi misin?”
“Niye kalmasın? Bir yıldır gelmediniz. Emine her gün uğruyor. Sen, Ali, düğününe beni çağırmadın—köylü annenle gurur duymadın mı? Elif, seni Murat’la ikinci evliliğinden kez beri görmedim. Üstelik o zaman da kırılmıştın, hatırlıyor musun? Sana Sinan’ın yakışmayacağını söylediğimde. Haklı çıktım…”
“Anne, lütfen…” diye fısıldadı Elif.
“İyi hissetmiyorum. Biraz uzanayım,” dedi Ayşe Hanım yorgunca ve yatak odasına çekildi.
Dışarıda tartışma başladı:
“Her şey senin yüzünden!” diye hışırdadı Ali. “Anneyle ilgilenebilirdin. Şimdi ev Emine’ye gitti!”
“Tabii ya! Ben sabah akşam çalışıyorum! Sen ve Sibel ne yapıyorsunuz? O evde oturuyor, anneme bakabilirdi!”
Bağrışıyor, birbirlerinin sözlerini kesiyorlardı. Ayşe Hanım koltuğunda oturmuş, camdan dışarı bakıyordu. Gözleri dolmuştu. Yazın bahçede çıplak ayak koşturan o çocuklar neredeydi? Birbirlerine olan o şefkat nereye gitmişti?
İçeri döndüklerinde, Ayşe Hanım yatmıyordu—dimdik oturuyordu, gözleri ıslak.
“Anne, ne oldu? Kötü mü hissediyorsun?” diye sordu Ali.
“Daha iyiyim,” dedi boğuk bir sesle. “Artık her şey net. Kimsenin umurunda değilim. Vasiyet mi dedin? Olacak. Ama daha sonra. Siz karar verin önce: Bu evi sevmek için mi istiyorsunuz, yoksa bölüşmek için mi?”
Sabah kahvaltısında sessizlik hâkimdi. Sadece sandalyelerin gıcırtısı ve kaşıkların sesi. İlk konuşan Elif oldu:
“Bizi affet, anne… Hatalıydık. Söz, daha sık geleceğim. Biz aileyiz…”
Ayşe Hanım başını salladı. Sofrada sıcak bir sessizlik çöktü.
O günden sonra birçok şey değişti—ve hiçbir şey. Ali pek uğramaz oldu, ama düzenli para gönderdi. Elif daha sık gelmeye başladı: çorba, reçel, bahçe işleri. Ama vasiyet hakkında kimse bir daha sormadı.
Kimse bilmiyordu ki, çoktan çekmecenin dibinde, imzalı ve mühürlü bir kağıt duruyordu. Her şey eşit paylaştırılmıştı. Çünkü Ayşe Hanım çocuklarını hâl. Çünkü sevgi, hiçbir zaman hesap sormadan verilir ve Ayşe Hanım, çocuklarını unutmalarına rağmen asla unutmadı.




