Altı yıllık evliliğimizde üç çocuk dünyaya getirdim. En büyük oğlumuz Emre beş yaşında, kızımız Elif üç, en küçüğümüz Can ise henüz altı aylık. Adım Ayşe, otuz altı yaşındayım. Her zaman güçlü bir aile ve çocuklar hayal etmiştim; şimdi her şey var gibi görünüyor, ama son zamanlarda kendimi kaybettiğimi hissediyorum.
Mehmet’le tanıştığımda neredeyse otuz yaşındaydım. Etrafımdaki tüm arkadaşlarım evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, okul ve ev kredisi konuşuyorlardı. Ben ise hâlâ hayatımdaki doğru insanı bulamamıştım. İşten eve, evden işe… Böyle geçti günlerim.
Sonra o çıktı karşıma: uzun boylu, kendinden emin, bir zamanlar sporcu olan, şimdiyse bir departman müdürü. Onun bana ilgi duyacağını hiç düşünmezdim. Ama bana zaman ayırdı, buluşmaya çağırdı, hobilerimi sordu. Annesiyle tanışmaya davet ettiğinde ise anladım ki bu iş ciddiye biniyor.
Annesi, dünyanın en iyi kalpli kadınıydı. İlk görüşte beni kabul etti, “güzel kızım” diye sevdi ve Mehmet’i evlenmeye ikna etti. Evlendik ve mutluydum. Dokuz ay sonra Emre doğdu, ardından Elif ve en son Can. O günden beri işe dönemedim. Bütün vaktim çocuklar ve evle geçiyor.
Emre dansa ve resim kursuna gidiyor, Elif’le birlikte evde eğitim görüyoruz. Kendimi iyi bir anne olarak görüyorum. Ama bir sorun var: kilo aldım. Hem de çok fazla. Şimdi 80 kiloyum, oysa eskiden 49 kiloydum. Eskiden haftada iki kez spor salonuna giderdim. Şimdi üç çocuğum var ve kendime vakit ayırmak neredeyse imkânsız.
Birkaç kez evde egzersiz yapmayı denedim, ama başlar başlamaz biri su istiyor, diğeri tuvalete gitmek istiyor, öteki kucağa alınmak… Öyle günler oluyor ki yataktan kalkacak halim bile olmuyor, spor yapmaktan bahsetmiyorum bile.
Mehmet başlarda şakalaşırdı: “topaç”, “ayıcığım” derdi. Hoşuna gidiyor gibiydi. Ama sonra bu şakalar kesildi. Sessizce bakmaya, iç çekmeye başladı. Derken eleştiriler başladı.
Geçen hafta yemek yerken tabağıma üç küçük köfte koydum—sabah aç kalkmıştım. Birden iki tanesini tabağımdan aldı, tavaya geri attı ve soğuk bir sesle:
“Kilo vermen lazım. Kendini gördün mü?” diye sordu.
Donup kaldım. Sonra ekledi:
“Başka birine aşık olursam, suçlu sen olacaksın. Benim yanında durmaktan gurur duyacağım bir kadın lazım. Sen ise… kendine bir bak.”
Bu sözler yüzüme tokat gibi çarptı. Gözlerimi yere indirdim, dudaklarımı sıktım. Aklımda tek bir düşünce vardı: “Haklı… Kendimi bırakmışım. Çirkinim. Yorgunum. Artık ilgi çekici değilim…”
Ben de isterdim kuaföre gitmeyi, manikür yaptırmayı, masaja uğramayı, bir kafede oturmayı. Ama ne zamanımız var ne de paramız. Her şey çocuklara, kurslara, kiraya, kredilere, kocamın kıyafetlerine gidiyor—o bir müdür sonuçta, saygın görünmeli. Bir de annesine yardım ediyoruz—emekliliği az. Kendime ayıracak bir kuruş bile yok.
Bazen bir mağazanın kabininde ağladığım oluyor. Çünkü hiçbir şey olmuyor. Hiçbir şey yakışmıyor. Çirkin ve değersiz hissediyorum.
Mehmet iyi para kazanıyor ama yetmiyor. Benimse hiç gelirim yok—çalışmıyorum. Bir kapanın içindeyim: çalışmaya vakit bulamıyorum, bu döngüden çıkmaya gücüm yetmiyor.
Onun beni terk etmesinden korkuyorum. Diğer kadınlara bakışını görüyorum—incecik, bakımlı, hafif kadınlara. Elimden geleni yapıyorum. Ama “mükemmel” olacak imkânım yok. Sürekli yemek yapıyorum, çamaşır yıkıyorum, ütülüyorum, çocukları yatırıyorum, burun silip alt temizliyorum.
Bazen içimden “Kaynvalidem olmasa, çoktan eşyalarını toplayıp giderdi” diye geçiriyorum. O hep “Mehmet, senin harika bir eşin, iyi bir annen var. Birkaç fazla kilo yüzünden ailenizi bozamazsın” diyor.
Onun bu sözlerine tutunuyorum. Belki bir gün aklı başına gelir diye umut ediyorum. Beni neden sevdiğini hatırlar belki. Bunların geçici olduğunu anlar. Belki bir gün eski halime dönebilirim. Ama şimdi… sadece korkuyorum.
Bazen rüyamda eski, incecik, neşeli, kendinden emin Ayşe olarak uyanıyorum. Sonra gecenin bir yarısı Can’ın ağlamasıyla uyanıyorum ve yine bezler, biberonlar, muhallebiler…
Yoruldum. Artık kendimi bir kadın gibi hissetmiyorum. Sadece bir işlevim var: anne, temizlikçi, bir gölge.
Ve aklımda sürekli aynı soru dönüp duruyor: “Ya gerçekten giderse?”




