**Çalınan Kalp**
Bu yıl Doğu Anadolu’da kış acımasızdı: kırk dereceye varan soğuklar her yanı dondurmuş, geceleri termometre daha da düşmüş, sanki tabiat insanları sınıyordu.
— Mehmet, iyice giyin şunu! Ördüğüm yün kazağı giy üstüne, — diye uğurladı kocasını Ayşe, işe giderken.
Soğuğa rağmen çiftlikte işler bekleyemezdi. Aç ve sabırsız ineklerin bakımı gerekiyordu. Mehmet, artık genç sayılmayan, emekliliğe yakın bir adam, her zamanki gibi işine hazırlandı. Ayşe ise evde kaldı, kızını ve torununu bekliyordu, ama kızı şehirden aradı:
— Anne, soğuklar azalana kadar gelmeyelim. Hafta sonuna erteledik.
— İyi yapmışsın kızım. Ya otobüs bozulursa böyle havada? Kendine ve bebeğe iyi bak, — dedi Ayşe, endişesini bastırarak.
Telefonu kapattıktan sonra dalıp gitti, anılara daldı. Gözlerinin önünde, neredeyse yarım asır önceki o kış belirdi. O zamanlar genç bir kız olan Ayşe, arkadaşı Fatma ile birlikte, Fatma’nın babaannesinin köyüne gitmişti. O zaman da soğuklar kemiriyordu, otuz beş dereceye kadar düşüyordu, ama gençlik işte.
— Ayşe, gel benimle babaanneme gidelim! — diye ısrar etmişti Fatma. — Tatil zamanı, yalnız sıkılıyorum, sen de bizim köyü görürsün. Ama köye gitmek için bir de oradan yol var, yine de hallederiz!
İkisi de on altı yaşındaydı. Ayşe, annesini ikna ettikten sonra yola koyuldu. Sıcak giysiler, cesur ruhlar… Soğuk onlar için hiçti. Otobüs onları büyük bir kasabaya kadar götürdü, ama şoför daha ileri gitmeyi reddetti:
— Bu kadar! Yollar kapanmış, traktör bile geçemiyor. Ben devam edemem, kalırız yolda! — diye homurdandı, yolcuların sitemlerine aldırmadan.
Ayşe ve Fatma da herkes gibi indiler.
— Ayşe, köye daha on iki kilometre var, — iç çekti Fatma. — Böyle havada nereye gidelim? Halam Hatice’ye gidelim, annemin kız kardeşi, burada yaşıyor. Bir gece kalırız, sabaha bakarız. Annem söyledi, işte.
Öyle yaptılar. Hala Hatice onları sıcak bir mercimek çorbasıyla karşıladı, bal çayı içirdi, küçük bir odada yatırdılar. Sabah olunca komşu, amca Ali, köye kadar kızakla götürmeyi kabul etti. Hala Hatice akşamdan ayarlamıştı:
— Ali, şu kızları alıver, babaannelerine gidecekler.
— Almayayım mı? — diye gülümsedi Ali. — Rüzgâr gibi götürürüm!
Ayşe ile Fatma kızağa tırmandılar.
— Hadi kızlar, üstünüzü kürkle örtün, yoksa donarsınız! — diye öğüt verdi Ali, ağır postu sıkıca sarıp atı yürüttü.
Kızak karlı yolda kayıyordu. Kasabadan sonra çam ormanları başladı, ardından sonsuz bir ovaya açıldılar, bembeyaz bir örtüyle kaplı. Yol engebeliydi, bazı yerlerde kapanmıştı, ama at kararlı adımlarla ilerliyordu.
— Amca Ali, kaç yaşındasın sen? — diye sordu Fatma, sessizliği bozmak için.
— Yetmiş beşi geçtim, — diye güldü Ali. — Ama halâ kükrerim ben! Yazın koyun güderim, çobanlık yaparım. Ova bizim, cennet gibi, çiçek açar, mis gibi kokar. Yazın gelin, görün!
**Anlatıcı, yürekten**
Ali amcayı kasabada herkes severdi. İyi yürekli, samimi bir adamdı, öyle hikâyeler anlatırdı ki, soğuk da uzun yol da unutulurdu. Yolda soylu şeylerden konuştular, ama birden Ali, gözlerini kısarak dedi ki:
— Bu yolda, kızlar, ben de bir zamanlar Elif’i böyle götürdüm. Elli yıl önce, neredeyse… Kaçırdım onu, diyebilirsiniz…
— Nasıl kaçırdın? — diye hayretle sordu Fatma. — Anlat, amca Ali!
— Bizim uğurlayan Elif teyze mi? — diye atıldı Ayşe.
— O, benim Elifim, — diye başını salladı Ali, gözleri parlayarak. — O zamanlar sizin gibi genç bir kızdı.
Ayşe ile Fatma sustular, tek bir kelime kaçırmamaya çalışarak.
— Çok eski bir hikâye, — diye başladı Ali. — Gittim ben o köye, sizi götürdüğüm yere. Babam göndermişti beni, dayım Mustafa’ya bir iş için. Yirmi beş yaşındaydım, bekarım, bir kız arıyordum, gönlümü tutuşturacak. Bizim kasabada bulamamıştım.
Ali, dayısı Mustafa’ya vardı. Onun oğlu, Kemal, Ali’nin yaşıtıydı.
— Merhaba Ali! — diye karşıladı Kemal. — Babam ahırda, birazdan gelir. Akşama da köy kahvesine gideriz, bizim kızlar fena değil!
Kahvede müzik çalıyordu. Kızlar dans ediyor, Ali’yi çekiştirip meydana çağırıyorlardı. Ama o, nefes nefese kalmışken onu gördü — yeni gelen kızı. Ufak tefek, uzun sarı saçlı, beyaz çizmeli ve düzgün post giymiş, başından atkısını çıkarırken yanakları soğuktan kızarmıştı.
— Kemal, bu kim? — diye sordu Ali, gözlerini ondan ayırmadan.
— Elif, komşumuz Hüseyin amcanın kızı. İyi kızdır, ama babası azılıdır. Onunla kimse uğraşmaz, — dedi Kemal.
Ali vakit kaybetmedi — Elif’in yanına gitti. Bütün akşam dans ettiler, güldüler, konuştular. Elif neşeli, içten bir kızdı. Sonra Kemal’le birlikte onu evine bıraktılar. Kemal gitti, onları kapının önünde yalnız bıraktı.
O günden sonra Ali sık sık köye gitmeye başladı. Elif onun damarlarında ateş yakıyor, rahat bıAma o karanlık gecede, Elif’in babası Hüseyin’in öfkesiyle yüzleşmek, Ali’nin cesaretini asıl o zaman sınamıştı.




