“Artık yaşlandı İbrahim Bey,” dedi Emine, kocasına, kış salatasını hazırlarken.
“Ne diyorsun sen?” diye şaşırdı Mehmet.
“İşte, Elif’i kaldıramadı, yılbaşı ağacının tepesine yıldızı koymak için. Eskiden…” Emine derin bir iç çekti.
“Baba hâlâ dinçtir, belki biraz yorulmuştur sadece,” dedi Mehmet.
“Hayır Mehmet, yaş alıyoruz artık. Bundan sonra haftada bir gelip annenle babana alışveriş yapacaksın, tartışma bile,” dedi Emine, saçlarını düzeltip salata tabağını aldı, “Hadi sofraya.”
İbrahim Bey hepsini duydu. Banyoda ışığı yakmak için durmuştu ki, oğluyla gelininin konuşmasına kulak misafiri oldu.
Yılbaşı arifesinde Demir ailesinin bir geleneği vardı: Herkes büyüklerin evinde toplanır, kışın en sevilen bayramını hep birlikte geçirirdi. Bu yıl da farklı değildi. Büyük oğlu ailesiyle ilk gelen olmuştu. Gelin Emine sofrayı hazırlıyor, torunlar ise salonda neşeyle süslenen ağacın etrafında koşturuyordu.
İbrahim Bey suyu açıp banyonun kenarına oturdu:
“Doğru söylüyor Emine, öyle işte. Emekli olduğumdan beri bir gereksizlik hissi sardı beni. Sonrası zaten kendi kendine geldi. Öyle bir tembellik çöktü ki, her şeyden bıktım usandım!”
“İbrahim Bey, iyi misiniz?” diye fısıldadı Emine, banyonun kapısına yaklaşarak.
“Evet, hemen çıkıyorum,” diye cevapladı İbrahim.
Kapının önünde küçük Ali hopluyordu.
“Gir hadi çabuk!” dedi dede, torununu içeri aldı.
Yılbaşı sofrasında İbrahim Bey giderek daha da içine kapanıyordu. Kadeh kaldırırken bile dalgın, bir yudum alıp geri koyuyordu.
“Baba, ne oldu sana? Bayram, neşelen biraz, yoksa hasta mısın?” diye sordu Mehmet, ayrılmak üzereyken. Koridoya geçmişlerdi, Emine kocasını konuşmaya itiyordu.
“Yok oğlum, bir şeyim yok. Tatilde torunları getirin. Bir yere gitmeyi düşünmüyorsunuz değil mi?” diye gülümsedi baba.
“Evde tadilat var İbrahim Bey, gidemeyiz. Siz de dinlenin biraz, torunları benim aileme göndereceğiz, anlaştık zaten,” diye araya girdi Emine.
“Peki, madem kararlaştırdınız, kayınvalidemler de görsün torunları,” diye buruk bir sesle ekledi baba.
Emine, Mehmet’e bir şeyler fısıldadı.
“Pazar günü uğrarım, alışveriş de getiririm,” dedi Mehmet ve kapıya yöneldi.
Anne Ayşe Hanım şaşkınlıkla ellerini açtı:
“Ne alışverişi oğlum? Bakkallar yanı başımızda, sebze meyve bende bol. Lazım olursa baban gider alır.”
“Niye zahmet edeceksiniz Ayşe Hanım? Mehmet her şeyi getirir. Beşinci kata merdivensiz taşımak zor olur, siz dinlenin,” diye ısrar etti Emine.
Oğlu ve ailesi gitti, anne ise hâlâ söyleniyordu:
“İyi ya, torunları vermiyoruz, bakkala gidemiyoruz, bu kadının derdi ne şimdi?”
“Emine çok iyi biri Ayşe, bize gözü gibi bakıyor, üstüne varma,” dedi İbrahim.
“Doksan yaşında değiliz ki böyle korunsak. Sanki emekliye ayırdılar bizi, torunları da görmemize izin vermiyorlar.”
“Getirirler torunları, sonra getirirler. Duymadın mı, bu sefer kayınvalidenlere gideceklermiş.”
Ayşe sustu.
“Belki de haksızım Emine’ye karşı. O en çok uğraşıyor, daha sık geliyor, güleryüzlü, kibar. Diğer gelin sadece yemeğe gelip turşu kavanozlarını alıyor gidiyor. Damattan bahsetmeye bile gerek yok.”
“Sen ne bu hâlsin İbrahim?” diye sordu Ayşe.
“Yoruldum galiba,” diye savuşturdu İbrahim.
“Anladım, o zaman uzan biraz, televizyonu açarım sana,” dedi Ayşe.
Mutfakta, Emine’nin bıraktığı bulaşıkları toplamaya gitti.
İbrahim Bey, kanepede uzanmış, düşünüyordu.
“Şimdi torunla yıldızı takamadım, yazlığa geldiklerinde elma toplayamayacağım. O kadar küçük ki torunum. Gücümü kaybettim iyice.”
Ve o an karar verdi İbrahim Bey, yaz gelmeden forma girecekti. Yirmili yaşlardaki gibi olmasa da, torununu rahatça kaldırabilecek kadar güçlenmeliydi.
Başladı işte. Her gün tempolu yürüyüşler yaptı. Yatağın altında tozlu dambılları buldu, eski ama iş görüyordu. Onları kaldırmak bile keyif verdi. Sonra daha da ileri gitti, mahalledeki gençlerle beraber barfiks çekmeye başladı.
Yavaş yavaş gücü yerine geldi. Yazlık sezonuna kadar öyle bir enerji doldu ki, bahçedeki gereksiz eşyaları toplayıp torunları için bir oyun alanı yaptı. Herkes eğlensin diye.
Ağustosta, erikler olgunlaşmaya başladığında, büyük oğlu torunları yazlığa getirdi. Elif, yeni oyun alanına bayıldı. Ali de beğendi. Bütün gün dede torunlarla vakit geçirdi: Bahçede oynadılar, dereye gittiler, kumdan kaleler yaptılar.
Ertesi gün Ali, erik ağacının yanına gidip, “Dedeciğim, şu eriği bana versene,” dedi.
“Al bakalım Ali’ciğim, sen de ulaşabilirsin,” diyerek torununu keyifle kaldırdı.
Ali, minik parmaklarıyla üç erik birden kopardı.
“Beni de dede, beni de!” diye sevinçle çırpındı Elif.
“Seni de kaldırayım,” diye güldü dede, Ali’yi indirip Elif’i havaya kaldırarak, “Deden hâlâ kuvvetli, görüyor musun?”
Asla pes etmeyin, eğer bir şansınız varsa mücadeleyi bırakmayın. Her günün kıymetAyşe Hanım mutfaktan çıkıp onları izlerken, gözleri doldu ve “İşte gerçek bayram bu,” diye mırıldandı.




