Bugün parkta, Mehmet Amca’yla satranç oynarken derin bir iç çekti. “Emekli olur olmaz kaçıp gitti, inanabiliyor musun?” diye dert yandı. Sonbaharın altın yaprakları havada uçuşuyordu. Hava öyle güzeldi ki, ciğerlerimize dolan her nefes huzur veriyordu.
Yazın, mahallelinin hepsi bu parktaki üç bankın etrafında toplanırdı. Sıcak diner dinmez buluşur, sohbet ederdik. Kış gelince de alışkanlığımız değişmedi. Yine aynı yerde, aynı yüzlerle günü geçiriyorduk.
“Belki de suç sendedir, ne dersin?” diye gülümsedi karşısındaki Orhan. “İyi bir kocadan kaçılmaz ki!”
Orhan da birkaç yıl önce benzer şeyleri yaşamıştı. Mehmet Amca’nın içindeki o boşluğu anlıyordu.
Şapkalı adam başını kaldırıp Orhan’a baktı. Gözleri, aynı saçları gibi gümüş rengiydi. “Şah ve mat, Orhan. Gel gelelim Hatice… Bile bile yaptı bunu! Bensiz yaşayamayacağımı biliyor, işte böyle bir ders verdi.”
Gitmeden önce son sözleri şunlar olmuştu:
“Yeter artık, Mehmet! Bir bardak suyu bile kendin alamıyorsun. Gidiyorum da gör bakalım, nasıl yapıyormuşsun!”
Nereye gittiğini bile söylememişti.
“Peki, şimdi nasılsın Mehmet Amca?” diye sordu Orhan, kendi geçmişini hatırlayarak.
“Kötü… Daha doğrusu, çok özledim! İlk gün sevinçten rakı bile aldım. Buzdolabına koydum, ama içecek halim yoktu. Kimse ‘İçme!’ diye bağırmadığı için, isteğim kaçtı. Öyle bir sıkıntı bastı ki…”
Orhan güldü. Mehmet Amca’yı anlıyordu. Tıpkı onun anlattığı gibi yaşamıştı bu duyguları.
Mehmet tahtaya dalgın dalgın bakarken, etraftaki diğer adamlar da ya merakla ya da üzüntüyle olan biteni izliyordu. Kimse bu yaşta yalnız kalmak istemezdi. Evlilikte küçük tartışmalar olsa da, can yoldaşıydı sonuçta.
“Bir ara, özlediğini söyle. Belki yumuşar,” dedi aramızdan en gencimiz olan Cemal.
Mehmet elini salladı:
“Ne diyeceğimi bilemiyorum ki!”
“Bizim köyde keçileri otlatırdım,” diye atıldı beşinci kattan Ali Amca. “Kaçan keçiyi hep marulla geri çekerdim. Sen de öyle yap!”
“Ne marulu!” diye güldü Mehmet. “Zaten her şeyi var!”
“Bırak ben arayayım,” dedi karşı komşumuz Halil. “Beş kere kapını çaldım, açan olmadı diyeceğim. Telaşlanır, gelir.”
Mehmet’in gözleri parladı: “İşte bu! Hemen gelir, bir şey oldu sanır. Ben de hazırlanırım… Çiçekler, pasta…”
O gün öyle dağıldık.
Ertesi gün Halil, tam söz verdiği gibi, Hatice Teyze’yi aradı. “Mehmet’i günlerdir gören yok, kapıyı açmıyor,” dedi. “Bir şey mi oldu, bir gelsene…”
Mehmet ise boş durmuyordu. Sabah erkenden bakkala koştu, Hatice’nin sevdiği şeyleri aldı. Sonra çiçekçiden üç karanfil alıp eve döndü.
“Aman yoruldum be!” diye iç geçirdi. Ama ev kıyafetiyle özür dilenmezdi. Cenaze için aldığı gri takım elbisesini giyip mutfağa geçti. Sofrayı kurdu, pastayı buzdolabına koydu, çaydanlığı doldurdu. Sonra beklemeye başladı.
Takım elbise sıcak basmıştı. Ama çıkarmadı. Hatice onu en şık haliyle görmeliydi! Pencereden defalarca baktı, hâlâ yoktu.
Çiçeklerle karşılamaya karar verdi. Karanfilleri aldı, biri tam da o sırada kırılıverdi. Heyecanını yatıştırmak için bir kadeh rakı aldı, yudumladı.
Saatlerce koltukta oturdu, elinde çiçeklerle. Gözleri kapanırken bile Hatice’nin ayak seslerini duyacağını umuyordu. Yavaşça uzandı, elbisesini buruşturmamak için dikkat etti. Çiçekleri göğsüne bastırdı, sonra aramaya gerek kalmasın diye…
Hatice akşama doğru geldi. Kardeşinin yanından beş saatlik tren yolculuğuyla dönmüştü. Evin önünde durdu, camlarda ışık yoktu!
Telaşla içeri daldı. Anahtarıyla kapıyı açtı, sessizlik… Mehmet’i göremeyince yüreği ağzına geldi.
“Allahım, sakın bir şey olmasın!”
Işığı yaktığında, salondaki manzara karşısında dizlerinin bağı çözüldü.
Koltukta, takım elbisesi içinde, iki solmuş karanfili sımsıkı tutan Mehmet yatıyordu!
Hatice yere çöktü, başını önüne eğdi. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, Mehmet gözlerini açtı ve gülümsedi:
“Haticem! Geldin!” diyerek uzattı çiçekleri.
“Sağ mısın sen?!” diye bağırdı Hatice. “Yine rakı mı içtin? Bir hafta bile bırakamadım işte!”
Söylenip duruyordu, ama Mehmet sadece gülümsüyordu.
“Ev ne güzelmiş böyle,” diye düşündü içinden. “Kaçan keçim döndü işte!”
“Gülüyor bir de! Görürsün sen!”
“Seni çok seviyorum, Hatice. Bir daha gitmene izin vermeyeceğim.”
Bu sözler karşısında Hatice’nin öfkesi dağıldı.
“Bir haftada her şeyi anladım… Beni bırakma.”
“Bir daha rakı içmeyecek misin?”
“Sen yokken içmedim bile. Azıcık yudumladım sadece.”
“Hadi canım!” diyerek mutfağa yürüdü.
Mehmet gülümsedi: “İşte marulun gücü… Şimdi her gün bir sürpriz yapmalıyım ki, bir daha kaçmasın!”
Hepimizin hayatında bir “Hatice” vardır. Onlar olmadan, ne rakı lezzet verir ne de ev “ev” olur. Bazen küçük bir kırgınMehmet Amca o günden sonra her sabah Hatice Teyze’ye bir karanfil bırakırken buldu kendini, çünkü sevmenin tek yolunun göstermekten geçtiğini anlamıştı.




