Düğün Evi Sonrası Yaşlılar Yurduna Giden Gelin

Eski günlerde, Ayşe Hanım hayatta iki şeyi severdi: kendini koşulsuzca ve oğlu Murat’ı neredeyse dinsel bir bağlılıkla. Murat onun için sadece bir evlat değil, kendi küçük, titizlikle düzenlenmiş evreninin etrafında döndüğü Güneş’ti. Daha bebekliğinden itibaren en iyisini aldı: mahalle çocuklarının vitrinde gördüğü oyuncaklar, “prens gibi” giysiler, envai çeşit lezzetli yiyecekler…

Murat’ı her türlü kursa, aktiviteye götürdüler: balo danslarından (“Duruşun düzgün olsun, Murat’ım!”) karateye (“Kendini savunasın!”). Murat – kendisine hakkını vermek gerekir – istikrarlıydı: hiçbirinde bir aydan fazla kalmadı. Ders çalışmak sıkıcı, antrenman yapmak düşünülemezdi. Sokakta güvercinleri kovalamak, afişlere bıyık çizmek ve kedi Pamuk’u kalpten edene kadar korkutmak daha eğlenceliydi. Pamuk bir gün yeni kot pantolonuna unutulmaz pençelerini bıraktığında Ayşe Hanım sadece iç çekti: “Ne yapalım, huy işte!”

Murat büyüdü. Uykulu gözleri ve nasır tutmamış elleriyle sallapati bir adam oldu. Ayşe Hanım’ın önünde yeni bir kutsal görev belirdi: Güneş’ini tehlikelerden korumak. Kızlardan. Özellikle de “layık olmayanlardan”. Onun “layık olma” kriterlerine göre: apartman dairesi (tercihen merkezde, müstakil), araba (yabancı marka, üç yıldan eski olmayacak) ve ailesi (mutlaka varlıklı, saygın). Murat, annesinin her şeyi daha iyi bildiğine alışkın olduğundan, bir bir geri çeviriyordu. “Murat’ım, onun babası sıradan bir mühendis!” ya da “Metroyla gidiyormuş, senin seviyende değil ki!”. Daimi bir kız arkadaşı olmadı. Hepsi “uygunsuz”du.

Ta ki bir gün Murat, beleş konser umuduyla (belediye çay ikram eder miydi?) girdiği Kültür Merkezi’nde Elif’le burun buruna gelene dek. Elif bir yığın kitap taşıyordu ve hepsi yere saçıldı. Murat, nadir bir içgüdüyle kitapları topladı. Yağmur bulutu gibi büyük gri gözlerine baktı. Ve… bir şeyler oldu. Elif kütüphanede çalışıyordu. Şehrin kenar mahallesinde babaannesinden kalma mütevazı bir evde yaşıyordu. Arabası yoktu. Annesi babası taşrada öğretmendi. Ayşe Hanım’ın tüm ölçütlerine göre tam bir felaketti. Ama Elif sessizdi, gülümsemesi vardı, kitaplar ve vanilya kokuyordu. Murat hayatında ilk kez annesini dinlemedi. Elif’i eve getirdi.

Ayşe Hanım gelini bir generalin düşman casusunu karşıladığı gibi karşıladı. Baştan aşağı süzdü. Soğuk çay. Sorular bir sorgulamaydı:

“Dairen var mı? Ha, bir odalı… Kenar mahallede… Ailen? Öğretmen mi? İlginç… Araba kullanabiliyor musun? Hayır mı? Yazık.”

Elif kızarıyor, peçeteyi buruşturuyor, sessizce ve dürüstçe cevaplıyordu. Murat annesinin kekini yiyor, pencereye bakıyordu. Ayşe Hanım’ın içinde öfke kasırgası kopuyordu: “Bu sıradan kız mı benim prensime layık? Asla!”

Ama Murat diretmişti. İlk kez. Belki de hayatında tek seferlik. Ayşe Hanım isteksizce “olur” verdi. Kabullendiği için değil. Örümcek gibi pusuya yatmıştı.

Düğün sadeydi. Elif, Ayşe Hanım’ın evine taşındı (başka nereye?). Ve başladı. Kaynanasının ağzında “alışma dönemi” denen, gerçekte ise sistematik bir yıkım olan süreç.

“Elif’im, çorba bugün… tatsız. Benim yaptığım gibi değil. Murat’ım güzel mercimek sever, bu su gibi.”

“Aa, şu komodinin üstü tozlu! Murat’ımın alerjisi var biliyor musun? Her gün silmek lazım!” (Elif sabah akşam siliyordu.)

“Murat’ım bak, Elif gömleğini nasıl ütülemiş! Kırışık! İşe böyle mi gideceksin? Çıkar, ben ütüleyeyim.”

Elif katlandı. Murat’ı seviyordu. Onun kendini koruyacağına inanıyordu. Ama Murat annesinin her zaman haklı olduğuna alışıktı. Sessiz kaldı. Bazen homurdanırdı: “Elif, biraz daha dikkat et. Annem iyiliğimiz için söylüyor.”

Ayşe Hanım daha incelikli saldırdı:

“Biliyor musun Murat’ım, Elif bugün markete gitmiş… Çok ucuz bir sucuk almış! Sana mı kıyıyor acaba?”

“Elif’im, bu kazakta… çuval gibi olmuşsun. Yakışmıyor. Murat’ım, söyle bir daha giymesin.” (Kazak, Elif’in maaşıyla alınmış yeni bir kazaktı.)

Elif yastığa gözyaşları döküyordu. Murat sinirleniyordu: “Yeter bu şımarıklık! Annem iyi niyetle söylüyor! Alış artık!”

Bir akşam, dershaneden dönen Elif mutfakta bir manzarayla karşılaştı: Ayşe Hanım, onun yaptığı çorbayı lavaboya döküyordu.

“Elif’im, affet! Kazara döktüm… Ekşimiş gibi geldi. Zararı yok Murat’ım, sana omlet yaparım! Benim omletim gibisi yoktur!”

Elif Murat’a baktı. O omuz silkti: “Eyvah anne kazara dökmüş. Bir şey olmaz.”

Bu son damla olmuştu. Elif’in ağzından çığlık değil, sessiz bir inilti çıktı: “Murat, artık dayanamıyorum…”

“Eee?” diye kayıtsızca sordu, tırnağını incelerken.

Bir ay sonra boşandılar. Elif sessizce gitti, bir bavul eşyası ve kırık bir kalple. Ayşe Hanım sevinçten uçuyordu: “İşte oğlum, yükten kurtulduk! Şimdi sana layık birini buluruz!”

Ve Murat buldu. Daha doğrusu Defne onu buldu. Tıpkı bir papağan gibi renkli, yüksek sesli, gözlerinde arsız bir parıltıyla. Bir oto galerDefne’nin babası ona her istediğini veren zengin bir iş adamıydı, ancak bir gün Ayşe Hanım’ın artık hiçbir şeye karışamayacağı bir huzurevinde, ona en çok ihtiyacı olduğu anda yanında sadece yıllar önce kovduğu sessiz gelini olabileceğini anladı.

Rate article
Lifequest
Düğün Evi Sonrası Yaşlılar Yurduna Giden Gelin