— O-oh, merhaba, merhaba, karmaşanın krallığı! Ayşe, evde sürekli oturuyorsun, bari bulaşıkları yıkayabilirdin! — diye çıkıştı annesi, mutfağın eşiğini geçer geçmez.
Ayşe tam o sırada çamaşır makinesinden çarşafları çıkarıyordu. Islak kumaş ellerinden aşağı sarkıyor, cildini üşütüyordu. Parmakları yorgunluktan titriyor, beli ağrıyordu.
Diğer odadan bir hıçkırık duyuldu. Ali. Yine uyanmıştı.
— Anne, senin aklın sadece bundan mı ibaret? — diye sordu Ayşe, gözleri cansız. — Çocuklarım hasta, biliyorsun.
Leyla, elindeki portakal dolu poşeti masaya bıraktı. Mutfağı denetçi gibi şöyle bir süzdü ve derin bir iç çekti.
— Anlamıyorum, böyle bir dağınıklıkta nasıl yaşanır. İki çocuğun var, on değil. Bir de kocan.
Ayşe cevap vermedi. Sadece yastık kılıfını radyatöre astı ve birkaç saniye öylece eğilip kaldı. Annesine bağırmak, ona iki çocuğun da kolay olmadığını anlatmak istiyordu ama gücü yoktu.
Bütün enerjisi Ali’nin huysuzluklarına, Sema’nın ateşiyle mücadeleye, bitmek bilmeyen yemek, telaşlı kreş hazırlıklarına ve uykusuz gecelere gitmişti. Hepsi boynuna taş gibi çökmüştü. Üstüne bir de annesinin temizlik takıntıları…
Ayşe nefes almak için koridora yöneldi. Yatak odasına baktı. Sema uyuyordu. Terli bukleleri alnına yapışmıştı. Ali zaten karyolasında oturmuş, yumruklarıyla gözlerini ovuşturuyordu.
— Yardım etmek için geldiğini sanmıştım, — diye fısıldadı Ayşe, oğlunu kucağına alarak mutfağa döndü. — Bulaşıklar bekler, çocuklarla ilgilenir misin?
— Ayşe, çocuklar kimin? Senin. Ben genç kız değilim. Bulaşıklar çocuklardan daha kolay benim için.
— Anne! Bir saniyeliğine lanet tabakları unutup toz aramayı bırakabilir misin? Biri ateşler içinde, diğeri bütün gün kucağımda! Üç gecedir uyuyamıyorum. Ne portakalların, ne nutukların, ne de ıslak bezle silmen işe yarar.
Leyla dudaklarını sıktı. Burnunun delikleri öfkeden genişledi.
— Elimden geldiğince yardım ediyorum.
— Hayır, yardım etmiyorsun, sadece üzerime geliyorsun. Her zamanki gibi.
Ayşe oğlunu oyun parkına bıraktı, sonra portakal poşetini alıp annesine uzattı.
— Al portakallarını ve git. Lütfen.
O anda Ali bile sustu. Leyla, kızına sonra poşete küçümseyici bir bakış attı. Sanki içinde zaman bombası varmışçasına çekip aldı ve çıktı.
Göğsündeki sıkışma biraz geçince, Ayşe oyun parkının yanına oturdu ve oğlunu kucakladı. Çocuk omzuna hapşırdı. Kadın iç çekti: Tam da bu eksikti.
Eskiden annesinin eleştirilerine katlanıp sessizce dayanırdı. Belki sadece dişlerini gıcırdatırdı. Çünkü… sonuçta annesiydi. Bu normaldi. Arkadaşlarının çoğunda da böyle aile büyükleri vardı. Sadece anneler değil, nineler, kaynanalar… Herkes katlanıyordu.
Ayşe bir gün annesinin değişeceğini ummuştu ama o hiç değişmedi.
Çocukken de aynıydı. Asla unutamayacağı bir an vardı. Beşinci sınıftayken şehir çapındaki Türkçe olimpiyatında üçüncü olmuştu. Ödül olarak bir sertifika ve çikolata almıştı. Leyla’ya çikolatayı uzattığında yüzü gururdan parlıyordu. Bunun biraz da annesinin başarısı olduğunu söylemek istemişti ama fırsat bulamamıştı.
— Yine montunu kirletmişsin! Böyle mi gezmeye çıktın? — diye yakınmıştı Leyla. — Kız çocuğusun. Daha özenli olmalısın.
Ayşe’nin karnesinde tek bir dört görse, hemen azarlamaya başlardı. Kızı yerleri silerken, Leyla radyatörlerin altını ve kapı arkalarını kontrol ederdi.
Leyla hiçbir zaman kızını övmezdi. En iyi ihtimalle susar, en kötüsünde bir laf sokardı. Sanki bütün iltifatlarını birilerine saklıyordu ve Ayşe asla onlardan pay alamıyordu.
Kocası Mehmet bunu biliyordu. Leyla’nın şöyle şeyler söylediğine defalarca şahit olmuştu:
— Bu kadar oyuncağa ne gerek var? Sen büyürü”O gece, Ayşe yatağına uzandığında, artık kendini bağışlamaya karar verdi ve içindeki yükü sessizce bıraktı.”




