Bir zamanlar, İstanbul’un dar sokaklarında bir aşk hikâyesi yaşanırdı. Tolga ve Ayşe iki yıldır birlikteydi. Tolga’nın annesi yazlığa ya da İzmir’deki arkadaşının yanına gittiğinde, Ayşe onun evinde kalırdı. Bu kısa anları dört gözle bekler, kıymetini bilirlerdi. Ama yaz bitti. Eylülün sıcak güneşi yerini yağmurlara bırakmak üzereydi. Artık annesi her hafta sonu yazlığa gitmiyordu. İzmir’e gitmesini beklemekten başka çareleri yoktu, ama bu da pek sık olmuyordu.
Aşkları biraz buruktu.
“Tolga, beni sevmiyor musun? İyi günde kötü günde yanımda olmak istemiyor musun?” diye fısıldadı Ayşe, evlenme vakti geldiğini hissettirerek.
Evlerinin önünde durmuş, yarım saattir vedalaşamıyorlardı.
“Ne diyorsun sen?” Tolga biraz geri çekilip gözlerinin içine baktı. “Seni bugün bile nikâha götürürüm, ama nerede yaşayacağız? Kira ödeyemem şimdi, senin okulun daha bir yıl var. Annemle yaşamaya razı olursan belki…”
“Artık böyle her gün vedalaşıp annenin bir yere gitmesini bekleyemem. Ailem soruyor, niye evlenmiyorsun diye.” Ayşe’nin gözleri doldu.
“Ayşeciğim, söz veriyorum, bir çözüm bulacağım. Seni çok seviyorum.”
“Ben de seni,” diye karşılık verdi Ayşe.
“Tamam, hadi gel,” dedi Tolga ve kararlı bir şekilde elini tuttu.
“Nereye?”
“Sana. Ailenden izin isteyeceğim. Yoksa fikrini mi değiştirdin?”
“Hadi gidelim!” diye sevinçle atıldı Ayşe.
Eli ele, Ayşe’nin evine girdiler.
“Buyrun gençler,” diyerek gülümseyen annesi karşıladı onları.
Masanın üzerinde dört fincan çay ve kurabiyeler hazırdı, sanki bekliyorlarmış gibi.
“Yarım saattir pencereden izliyordum. Soğukta beklemeyin artık,” dedi annesi, Ayşe’nin şaşkın bakışlarını görünce. “Kış kapıda. Neler yaptığınızı biliyoruz.” Ayşe mahcup mahcup yere baktı. “Bizim itirazımız yok, evlenebilirsiniz.”
“Evimize çağırmıyoruz. Ebeveynlerle yaşamak istemeyeceğinizi biliyoruz. İş yerinden bir arkadaşımın satılık bir dairesi var. Sizi düşündüm…” diye ekledi baba.
“Sağ ol baba!” diye sevindi Ayşe.
“Dur hele, Tolga’nın suratına bak.”
Tolga, Ayşe’nin babasının gözlerinin içine baktı.
“Siz zengin değilsiniz. Bu kadar büyük bir hediyeyi kabul edemem. Ben sağlıklı bir erkeğim, kendi evim için çalışabilirim.”
“Utancı ne olacak? Biz alıyoruz, çalmıyoruz,” diye çıkıştı baba biraz bozularak. “Kime yardım edeceğiz, çocuklarımıza değil mi? Bu ev bana büyüklerimden kaldı. Şimdi sıra sizde. Büyük evi sen alırsın, şimdilik küçükte oturursunuz. Kızımın mutluluğu için alıyorum, senin için değil. Seninle mutlu o. Bak şu vicdanlı adama!” Baba, kızına şefkatle baktı, sonra sertçe Tolga’ya döndü.
Ayşe, gizlice Tolga’nın elini sıktı, “Sus, kabul et,” der gibi.
“Teşekkür ederim,” dedi Tolga isteksizce.
Düğüne bir hafta kalmıştı. Beyaz gelinlik alınmış, davetiyeler gönderilmiş, restoran ayarlanmıştı.
“Tolga, evde kanepe yok. Nerede uyuyacağız? Yerde mi?” diye telaşlandı Ayşe.
“Olur mu hiç? Kanepe alacağız.”
“Ne zaman?”
Hemen bir mobilya mağazasına gittiler. Uzun süre farklı renk ve boyutlardaki kanepeUzun süre mağazada gezdikten sonra, Ayşe’nin gözüne sade ama şık bir kanepe çarptı, üzerine oturduğunda sanki yıllardır onu bekliyormuş gibi hissetti ve Tolga’ya dönüp, “İşte aradık da bulduk,” dedi, artık yuvasının tamamlanacağını bilmenin huzuruyla.




