Yüzük Kutusu

**Halka Kutusu**

Leyla ile Emir, ilkokuldan beri arkadaştı. Aynı apartmanda, farklı dairelerde oturuyor, sınıf arkadaşıydılar. İlk iki yıl Emir’in babaannesi onları okuldan alırdı. Leyla’nın annesi vardiyalı çalışıyor, babası ise sık sık iş seyahatlerine çıkardı.

“Leylacığım, hadi bize gel, öğle yemeği yersin,” derdi Emir’in babaannesi her seferinde.

Eve yaklaşırken Leyla’nın kalbi heyecanla çarpardı acaba bugün de çağıracak mı diye. Babaannenin bol malzematlı mercimek çorbasını, köfte-patates ya da makarna-sosisi büyük bir iştahla yerdi.

“Yine hiçbir şey yememişsin! Ben kimin için yemek yapıyorum sanki? Evde doyurmuyorlar mı seni?” diye çıkışırdı akşam buzdolabını açan annesi.

Leyla tek başına yemek yemenin sıkıcı olduğunu, babaannenin ısrarına dayanamadığını söylerdi. Ama üçüncü sınıfta öğlenci oldular. Babaanne artık Leyla’yı çağırmadı çünkü annesi evde bekliyordu. Sonra tamamen bıraktı onları okuldan alma işini.

“Daha neler. Ben küçük müyüm? Kimse alınmıyor, bir ben. Ayıp,” demişti Emir, Leyla neden artık gelmiyor diye sorduğunda.

Leyla fark etti ki Emir artık soyunma odasında onu beklemiyor, giyinirken kaçıyordu. Ya da diğer çocuklarla yürüyor, arkalarından ağır ağır giden Leyla’yı görmezden geliyordu.

Okulda da uzak duruyordu. Çünkü erkekler onlara “gelin damat” diye takılıyordu. Leyla Emir’e küstü. Ödevlerini istediğinde reddetti, gururla çenesini kaldırarak.

Liseye geçince sınıftakilerin çoğu kızlarla çıkmaya başladı. Emir artık Leyla’dan çekinmiyordu. Yine birlikte yürüyorlardı. Sık sık ödev yapmak ya da proje hazırlamak için evine geliyordu.

Bir gün Leyla okuldan döndüğünde annesini ağlarken buldu.

“Babamın başına bir şey mi geldi?” diye telaşlandı.

“Geldi. Bizi terk etti. Başkasına gitti. Allah onun belasını versin…”

O günden sonra annesi içine kapandı, ya ağlıyor ya da bir noktaya dikilmiş oturuyordu. Evin havası çekilmez olmuştu. Leyla eve gitmek istemiyordu. Emir’in babaannesi de hastalandı. Yemek yemeyi bile unutuyordu. Emir, anne babası işten gelene kadar ona bakmak zorundaydı, evden kaçmasın, kaybolmasın, gazı-ocağı açık unutmasın diye. Okulda birbirlerini ancak görüyorlardı.

Üniversite sınavı öncesi herkes hangi şehre gidecek diye konuşuyordu. Leyla annesiyle geçinmeye çalıştığından, devlet üniversitesini kazanamayacağını biliyordu, o yüzden hemen meslek yüksekokuluna yazıldı. Emir ise üniversiteye gitti.

Artık nadiren görüşüyorlardı, belki sokakta tesadüfen karşılaşırlarsa. İlk zamanlar iki laf ediyorlardı. Sonra sadece selamlaşıp geçiyorlardı. Bazen Leyla, Emir’i bir kızla görüyordu. O da onu görmemezlikten geliyordu.

Leyla kıskanıyor, sinirleniyor, güceniyordu. Emir’i seviyordu. Aşk mıydı, dostluk mu, hiç düşünmemişti. Ama onu bir kızla görmek ağır geliyordu.

Son sınıfta okullarına yeni bir öğretmen geldi, daha yeni pedagoji fakültesinden mezun olmuştu. Kız öğrencilere bakmaktan bile çekiniyor, kalın çerçeveli gözlükler takıyordu.

Bir gün bahar yağmuru bastırdı. Leyla şemsiyesini almamıştı. Okulun sundurması altında yağmurun dinmesini bekliyordu.

Mehmet Hoca çıktı, çantasından şemsiyesini çıkardı.

“Leyla, evin uzak mı?” diye sordu.

“Dört durak otobüsle,” diye cevap verdi Leyla.

“Arabayla bırakayım seni,” diye teklif etti.

“Aman hocam, yağmur diner zaten,” dedi Leyla.

“Pek sanmıyor. Hadi gel.” Şemsiyeyi açtı, gümüş renkli bir “Anadol”a yürüdüler.

Mehmet Hoca direksiyona geçti, gözlüklerini çıkardı.

“Gözlüksüz mü araba kullanıyorsunuz?” diye şaşırdı Leyla.

Hoca gülümsedi.

“Camları düz. Sadece havalı görünmek için takıyorum,” dedi fısıldar gibi. “Aramızda kalsın, tamam mı?”

“Tamam,” dedi Leyla.
*”Gözlüksüz hiç de fena değilmiş,”* diye geçirdi içinden.

“Okul nasıl gidiyor? Üniversiteye mi hazırlanıyorsun yoksa işe mi gireceksin?” diye sordu Mehmet Hoca, gözlüklerini çıkarınca birden “sen” diye hitap etmeye başlamıştı.

Leyla da birkaç kez “sen” dedi. Ne var yani? Arada birkaç yaş vardı sadece.

Evine geldiklerinde Mehmet Hoca arabadan indi, yağmur dinmiş olmasına rağmen şemsiyeyle kapıya kadar yürüdü.

Sonra bir kez daha bıraktı onu. Leyla, okulun önünde bilerek beklediğini anladı. Birkaç kez sinemaya gittiler, kafede dondurma yediler. Leyla hep “Mehmet Hoca” diye seslendi. Takım elbise ve gözlüklerle olgun görünüyordu. Bir öğretmenin, bir yetişkinin ilgisini çekmek gurur okşayıcıydı. Arkadaşları da kıskanıyordu.

Bir pazar günü çiçekler ve bir kutu şekerle annesiyle evlerine geldi. Çay içerken annesi işini, nerede okuduğunu, niye öğretmen olduğunu sordu. Leyla sessizce oturdu, gözlerini masaya dikmişti.

“Leyla işe girecek,” dedi annesi, kızını konuşmaya dahil etmek için.

“Aslında bu yüzden geldim,” dedi Mehmet Hoca. “Yeni dönemde okulda bir kadro açılacakLeyla, Emir’in uzattığı halkayı parmağına geçirirken, babaannesinin mercimek çorbası kokusunu hatırladı ve hayatının ilk gerçek baharının nihayet geldiğini hissetti.

Rate article
Lifequest
Yüzük Kutusu