Sabahın ilk ışıkları henüz çiyleri kurutmamış, sis nehrin karşı kıyısına doğru yavaşça çekiliyordu. Ormanın dişli kenarından güneş yavaşça çıkıyordu.
Mehmet, ahşap evin sundurmasında durmuş, erken sabahın güzelliğini seyrediyor ve derin derin temiz havayı içine çekiyordu. Arkasından çıplak ayak sesleri duydu. Gecelik entarisi ve omzuna atılmış bir şal ile genç bir kadın yanına gelip durdu.
“Ne güzel bir sabah!” diye iç çekti Mehmet. “İçeri girsen iyi olur, üşütürsün,” dedi yumuşak bir sesle ve kadının yuvarlak beyaz omzundan kaymış şalını düzenledi.
Kadın hemen ona yapıştı, kolunu sardı.
“Senden ayrılmak istemiyorum,” dedi Mehmet, sesi şefkatle kısılmış.
“Öyleyse kal.” Kadının sesi büyüleyiciydi, tıpkı bir Siren şarkısı gibi. “Kalırsam, sonra ne olacak?” Düşüncesi Mehmet’i ayıltmıştı.
Eğer her şey bu kadar basit olsaydı, çoktan kalırdı. Ama yirmi üç yıllık evlilik ve çocuklar… Ayşe artık neredeyse bağımsızdı, nişanlısında evinde kaldığından daha çok zaman geçiriyordu, yakında evlenecekti. Oğlu Tolga ise henüz on dört yaşındaydı, en zor dönemlerinden birindeydi.
Şoförlük her yerde iş bulunabilecek bir meslekti, ama burada büyük paralar kazanamazdı. Şimdilik elindekini savuruyor, Sevil’e pahalı hediyeler alıyordu. Peki kazancı iki, hatta üç kat azalırsa, Sevil onu yine böyle sever miydi? Şüpheliydi.
“Başlatma şimdi, Sevil,” diye savuşturdu Mehmet.
“Neden? Çocuklar büyüdü, artık kendimizi düşünme zamanı. Sen de söylüyorsun, karınla sadece alışkanlıktan yaşıyorsun,” diye küskün bir ifadeyle ondan uzaklaştı Sevil.
“Ah, keşke seni daha önce tanısaydım…” diye hüzünlü bir iç çekişle mırıldandı. “Küsme. Gitmem lazım, zaten fazla oyalandım.” Kadını öpmek istedi, ama o yüzünü çevirdi. “Sevil, akşama kadar eve yetişmem gerekiyor. Yüklüyüm, sözleşmem var.”
“Hep vaat ediyorsun. Geliyorsun, ruhumu karıştırıyorsun, sonra hemen karına koşuyorsun. Beklemekten yoruldum. Murat beni uzun zamandır istiyor.”
“Git öyleyse,” diye bir omuz silkti Mehmet.
Daha fazla bir şey eklemek istedi ama vazgeçti. Yavaşça sundurmadan indi, evin köşesini döndü ve arka taraftan geçen yola doğru yürüdü. Kamyonu orada, kenarda bekliyordu. Kasabayı sabahın erken saatlerinde uyandırmamak için özellikle orada bırakmıştı.
Kabin kapısını kapattı, koltuğa yerleşti. Önceki zamanda Sevil onu kamyona kadar uğurlar ve vedalaşırlardı. Ama bugün peşinden gelmedi, gerçekten kırılmıştı. Motoru çalıştırmadan önce karısını aradı. Şimdiye kadar Sevil’in yanında aramaya çekinmişti. Telefonu kapalıydı… Cevapsız aramalar da yoktu.
Telefonu bıraktı, motoru çalıştırdı. Kamyon titreyerek uykusundan uyandı ve yola koyuldu. Mehmet kısa bir korna çaldı, gazı arttırdı.
Sundurmadaki kadın ürperdi, motorun sesi uzaklaşırken dinledi ve içeri girdi.
Radyoda bir şarkıyı mırıldanıyordu: “Sevgilim, sevgilim, dünyadaki meleğim…” Mehmet de zihninden eşlik ediyor, geride bıraktığı kadını düşünüyordu. Ama kısa süre sonra düşünceleri eve kaydı: “Orada neler oluyor? İkinci gündür ulaşamıyorum. Eve gidince halledeceğim…”
O sırada, karısı Emine, hastane odasında narkozun etkisinden uyanıyor ve her şeyi hatırlıyordu…
***
Mehmet’le yirmi yılı aşkın bir süredir evliydiler, yirmi dört yıldır tam olarak. Kocası uzun yol şoförüydü, iyi para kazanıyordu, sağlam bir aileleri, büyük bir evleri, iki çocukları vardı. Ayşe artık yetişkindi, yakında evlenecek ve ayrı yaşayacaktı, kuaför olmuştu. Tolga ise on dört yaşındaydı, denizci olmayı hayal ediyordu.
Ve sonra o telefon geldi. İlk başta Emine bir şaka olduğunu ya da yanlış numara çevrildiğini düşündü.
“Merhaba Emine. Kocanızı bekliyor musunuz? Ama gecikiyor…” Ses yapışkan, bal gibiydi.
“Ona bir şey mi oldu?” diye sabırsızca kesti Emine, aklına hemen bir kaza gelmişti. Yol uzundu, her şey olabilirdi.
“Bir şey oldu. Sevgilisinin yanında,” diye mırıldandı ses.
“KO anda kapı çaldı, Emine gözyaşlarını silerek ayağa kalktı ve açtığında karşısında duran İvan’ın şefkatli bakışlarıyla “Yalnız değilsin” dediğini duydu.




