İlk gününden itibaren üniversitede iki kız birbirlerine ilgi duydu. İkisi de güzel, birbirine benzeyen yüzleri vardı. O günden sonra hep beraber görülür oldular.
Leyla, ailesi gibi küçük bir taşra kasabasında ömür geçirmek yerine daha iyisine layık olduğuna inanıyordu. Annesi bakkalda çalışıyordu, babası inşaat işçisiydi ve tabii ki içki içiyordu. Liseyi bitirir bitirmez İstanbul’a okumaya gideceğini açıkladı.
Ailesi üzüldü ama engel olmadılar. Belki büyük kızlarından daha şanslı olurdu, diye düşündüler. Ablası kötü bir evlilik yapmış, şimdi iki çocuğunu tek başına büyütüyordu. Çok para gönderemezlerdi ama köyden sebze, konserveler yollarlardı. Komşuları, trenlerde kondüktörlük yapıyordu ve İstanbul seferlerinde çalışıyordu.
İstanbul’a vardığında Leyla, bir daha asla geri dönmeyeceğine yemin etti. Elif’le de bu yüzden yakınlaşmıştı. Elif İstanbul’da doğmuştu. Babası doktor, annesi ekonomistti. Düzgün, kültürlü bir aileydi.
Elif, Leyla’ya acıyordu, o da bunu kullanıyordu. Botlarının eskidiğini, yenisini alamayacak kadar parasının olmadığını söylerdi. Elif hemen fazladan bir çiftini verirdi. Geceye gidecek bir şeyi yok mu? Elif yeni bir elbisesini hemen ödünç verirdi, ne de olsa bedenleri aynıydı. Özellikle sınav dönemlerinde Leyla sık sık Elif’in evinde kalırdı. Yurtta ders çalışılmazdı.
Leyla derslerden nefret ediyordu ama kitaplara gömülüyordu, oysa kulüplerde eğlenmek istiyordu. “Sabredeceğim, okulu bitirip İstanbul’da tutunacağım, sonra istediğim kadar eğlenirim,” diyordu.
Elif ise her şeyi kolayca yapıyor, hiç çaba harcamıyor gibiydi. Leyla bunu kıskınsa da belli etmezdi. Tabii ki ikisi de aynı erkeğe âşık oldular—yakışıklı, sporcu bir genç. Askeri bir şehirden gelmişti, babası orada görevliydi. Kısa sürede üçlü bir arkadaş grubu oldular.
“Erdem, sen bunlarla sırayla mı çıkıyorsun? Bana da birini versene,” diye dalga geçiyorlardı arkadaşları.
Hocaları bile şaka yapıyor, “Hangisini seviyorsun?” diye soruyorlardı.
Erdem bu sözlere kulak asmıyordu. Sakın ve yumuşak huylu Elif’i seviyordu ama bunu belli etmekten korkuyordu. İstanbullu diye seçtiği sanılmasın istemiyordu.
Derslerde dizini Elif’in bacağına sürtüyor, başını onun tarafına eğiyor, sanki bir şeyi fısıldayacakmış gibi yapıyordu. Kimsenin fark etmediği bu küçük dokunuşları hemen Leyla fark ediyordu, yüzlerinin gerginleştiği o anları yakalıyordu. Haksızlığa karşı öfkeyle doluyordu. İyi de Elif İstanbul’da doğmuştu, güzel bir ailesi vardı, şimdi de en iyi erkeği kendine bağlamıştı.
Erdem artık duygularını saklamaktan sıkılmıştı, Elif’e olan sevgisini itiraf etti. Leyla’ya ise giderek daha açık şekilde “Üçüncü teker” olduğunu hissettiriyordu. Grup dağılıyordu. Bu Leyla’nın işine gelmiyordu. Elif’i kaybetmek istemiyordu, Erdem’i de ona kaptırmaya niyeti yoktu.
Bir plan yapmaya başladı. İkisinin arasını nasıl bozar, ciddi bir ilişkiyi engellerdi? Doğrudan yapamazdı, Elif’le Erdem’in kavga edip ayrılmasını sağlamalıydı. Üstelik zaman da daralıyordu. Üçüncü öğretim yılı bitmek üzereydi. Ya mezuniyete kadar evlenirlerse?
“Keşke ayağını kırsa da evden çıkamasa. Hayır, o zaman Erdem onu kucağında taşır. Daha iyisi sivilcelerle kaplansa. Ona çilek mi alayım acaba,” diye düşünüyordu Leyla.
Ama kader Elif’i koruyordu. Ayağını kırmadı, sivilceler de Leyla’ya çıktı.
Sınavlardan hemen önce Erdem’in annesi hastalandı. Dekanlıkla anlaşıp sınavları ağustosta verdi ve memlekete gitti. Yazın ortasıydı, İstanbul’da alışılmadık sıcak bir hava vardı. Sahilde güneşlenmek varken ders çalışıyorlardı. İlk sınavdan sonra iki arkadaş şehirde yürüyordu. Leyla bir düğün salonunun vitrininde durdu.
“Sen hangi gelinliği seçerdin?” diye sordu Elif’e.
“Bilmem, hiç düşünmedim.”
“Yalan. Bütün kızlar beyaz gelinlik hayal eder. Ben şunu isterdim,” dedi Leyla, kabarık etekli bir gelinliği işaret ederek. “Bana yakışır mı sence? Hadi girelim, deneyelim. Zaten para istemiyorlar.”
“Olur mu, bu sıcakta naylonların içinde terleriz. Hadi dondurma alalım,” dedi Elif, arkadaşını vitrinden çekerek.
“Elif, ne olur, giriver. Sanki ben nişanlıyım, gelinlik arıyorum, sen de baş nedimesin. Lütfen,” diye ısrar etti Leyla.
“Henüz evlenme teklifi almadan gelinlik denemek uğursuzluk getirir, evlenemezsin,” diyerek arkadaşını vazgeçirmeye çalıştı Elif.
“Saçmalama. Herkes önceden seçer. Bir tane deneyeceğim, ne olacak?”
“Tamam,” dedi Elif, pes ederek.
Salona girdiler. Havadan ve sıkıntıdan bunalmış bir satıcı karşıladı onları.
Leyla tamamen nişanlı rolüne girdi ve eleştirel bir gözle gelinlikleri inceledi. Beğendiğini seçip deneme kabinine gitti. Elif de gelinliğin çok güzel olduğunu ve Leyla’ya yakıştığını itiraf etti. “Şimdi nikâha gidebilirsin, yeter ki eşin olsun,” dedi içinden.
“Size çok yakışacak başka bir modelimiz var. İnce bir bedeniniz var, tam size göre. İO gün, gökyüzünde yıldızların altında, kaybettikleri her şeyi birbirlerinin gözlerinde buldular.




