Bugün erkenden, saat çalmadan birkaç dakika önce uyandım. Yeni bir güne hazırlanmak için yatakta biraz daha kıvrıldım. Hayatım, tıpkı dün, geçen hafta, geçen ay ve geçen yıl gibi aynı rutinle devam ediyordu. Her şey yolundaydı, hiç sürpriz yoktu.
Yok, aslında bir sürpriz vardı. Oğlumuz birkaç yıl önce bizi şaşırtmıştı. Üniversiteyi kazanmış ve ayrı yaşamak istediğini söylemişti. Ne kadar üzülmüş, ne kadar karşı çıkmıştım. Ama bırakıp askere gideceğini söylemişti. Ne yapabilirdim? Kabullendik, hatta ona bir ev bile tuttuk. Üniversiteyi bitirince işe başladı ve artık yardımımızı reddetti.
Yavaşça yataktan kalktım, kocamı uyandırmamak için sessizce mutfağa geçtim. Biraz sonra ev taze demlenmiş Türk kahvesinin kokusuyla doldu, hazır kahve değil, gerçek kahve.
Kocam banyodan çıkıp mutfağa geldiğinde masada buharı tüten bir fincan kahve ve tereyağlı sandviçler onu bekliyordu. Omlet ya da mısır gevreği sevmezdi. Sessizce kahvaltı etti, sessizce mutfaktan ayrıldı.
“Bugün geç geleceğim, fakülte toplantısı var,” diye seslendi holde.
Hemen yanına gittim, kravatını düzelttim, gömleğinin yakasını topladım, omzundan hayali bir toz parçasını aldım. Tıpkı bir tabloya son dokunuşu yapar gibi. Bu bir ritüeldi, tek fark kışın atkısını düzeltmem, yazın kravatını…
O gittikten sonra kendime çeki düzen verdim, limonlu çayımı içtim ve bilgisayarın başına geçtim. Evden çalışıyordum, İngilizce ve Fransızca kitaplar, makaleler çeviriyordum.
İşler iyi gidiyordu, çevirdiğim kitabı seviyordum. Ara sıra sözlüklere bakıyordum, kelimelerin tam karşılığını bulmaya çalışıyordum. Tam işe dalmışken telefon çaldı.
“Selma Hanım, merhaba. Burası kocanızın fakültesinden Aylin Hoca.”
Telefondaki bu renksiz ses, kocamın bölümündeki o uzun boylu, düz göğüslü, güzel olmayan kadını hemen aklıma getirdi. Kırk beş yaşlarındaydı.
“Merhaba. Bir şey mi oldu? Mehmet Bey’e bir şey mi oldu?” diye telaşlandım.
“Hayır, ona bir şey olmadı. Ama sizinle konuşmam lazım. Tesadüfen bu civardayım. Beş dakikaya gelebilirim. Uygun musunuz?”
“Tabii, buyurun,” dedim, ancak merak ediyordum: Ders saatiydi, nasıl bu civara düşmüştü?
Tam beş dakika sonra kapı çaldı. Açtım, misafirimi içeri aldım.
“Çay, kahve ister misiniz?” diye sordum.
“Gerek yok, vaktim az. Boş dersim çıktı da…”
Salona geçtik, kanepede oturduk.
“Buyrun, dinliyorum,” dedim.
“Size bunu söylemek hiç hoş değil ama susamıyorum da. Kocanız yirmili yaşlarda bir öğrenciyle görüşüyor. Kızın engelli bir annesi var.”
“Detaylara girmeyin lütfen.”
“Tamam. Tesadüfen telefon konuşmasını duydum. Kız hamile. Ve kocanız ona terk etmeyeceğini, yardım edeceğini söylemiş…”
Sessiz kaldım. Soru sormayınca, Aylin Hoca devam etti.
“Önceden de böyle şeyler olmuştu. Vedia Hanım’la, sosyoloji bölümündeki Nihal’le… Affedersiniz ama artık susamıyorum. Şimdi de bu yirmi yaşındaki öğrenci…”
“Üç ay önce Viyana’daki konferansa gidecekti, hatırladınız mı? Hiç gitmedi. Şehrin dışında bir tatil köyünden ev kiralamış, üç gün kızla kalmış.”
“Bunu nereden biliyorsunuz?” diye sordum. Tek bir kelimesine inanmıyordum. Çirkin, evde kalmış bir kadının intikamıydı bu.
“Bana inanmıyorsunuz. ‘Kıskanç bir kadın, hayatımı mahvetmek istiyor,’ diye düşünüyorsunuz,” dedi, sanki aklımdan geçenleri okumuş gibi. “Ama kabul edin, hiç hoş değil. Ya herkes öğrenirse? Kızın yaşından otuz yaş büyük, neredeyse dedesi olacak yaşta. Gülünç!”
Kendime geldim.
“Teşekkürler, anladım. Başka bir şey yoksa…”
“Evet, gidiyorum zaten,” diyerek kanepeden fırladı.
Misafirimi kapıya kadar geçirdikten sonra uzun süre boş boş bir noktaya bakakaldım. Artık çalışamazdım. Hayatımızdaki bu sessizlik çok uzun sürmüştü. Böyle bir şey bekliyordum aslında. Hocalarla olurdu da öğrenci… Nasıl yapabilirdi?
Bir gün babam eve garip, zayıf bir öğrenci getirmişti. Çirkin gözlükler takıyordu. Onun danışmanıydı. Uzun süre babamın odasında bir şeyler konuştular, sonra hep beraber yemek yedik.
“O bir cevher. Yetenekli. Göreceksin, ileride çok iyi yerlere gelecek,” diyordu babam.
Bu yetenekli genç, başını tabağından kaldırmadan yiyor, sanki kendisinden bahsedilmiyormuş gibiydi. Ara sıra da bana bakıyordu. O zamanlar üniversitede Batı Dilleri bölümünde okuyordum. Adı Mehmet’ti. Küçük bir Anadolu kasabasından gelmişti. Babam ona kol kanat germişti. Mezun olunca ona yardım etti, yüksek lisansını bitirmesinde destek oldu. Kısa sürede evimizin bir parçası gibi oldu.
Bir gün, artık çevirmen olarak çalışıyorken, bize geldi.
“Baba sempozyum için İzmir’e gitti, bütün hafta orada olacak. Bilmiyor musun?” diye şaşırmıştım.
“Ona değil, size geldim,” diyerek kızardı, gözlüklerini düzeltti.
“Öyle mi? Size nasıl yardımcı olabilirim? Bir şeyler mi çevireceğim?” Alay ettiğim belli oluyordu.
“Sizi bir sSabah uyandığımda, hayatın bana bir kez daha güzel sürprizler sunabileceğini fark ettim.




