Telefon Zili
Meryem öğle yemeğini yemiş, bulaşıkları yıkamış ve biraz kestirmek üzere uzanmıştı. Kocası, Cemil, arkadaşına bahçe çitlerini tamir etmek için köye gitmişti. Ertesi gün akşama kadar dönmeyecekti. Pazartesi işe gidecekti. Meryem bir yıl önce emekli olmuştu, ama Cemil’in emekliliğine daha iki yıl vardı.
Aniden telefonun çalmasıyla uykusundan fırladı. Ekrana bakmadan, uykulu ve boğuk bir sesle karşılık verdi:
“Alo…”
Başka kim arardı ki? Kocası ya da kızı. Cemil telefonla konuşmayı pek sevmezdi, o hâlde kızıydı. Kızı, kocasıyla başka bir şehirde yaşıyordu ve doğum yapmak üzereydi.
“Meryem? Uyuyor muydun?” Telefondaki ses tanıdık değildi.
“Kimsiniz?” diye kuşkuyla sordu Meryem.
Telefondan gösterişli bir iç çekiş geldi.
“Beni tanımadın mı? Ne kadar zaman oldu görüşmeyeli?”
“Ayla mı?.. Numaramı nereden buldun?” diye şaşırdı Meryem, ama içinde bir sevinç yoktu.
“Önemli mi? Yıllar önce annenle karşılaşmıştım, o verdi.”
Meryem, annesinin böyle bir şeyden bahsettiğini hatırladı.
“Şehirde misin?” Anlamsız bir soru olduğunu biliyordu. Yoksa neden arasın ki? “Seni Amerika’ya gitti diye duymuştum,” diye ekledi.
Telefondan bir kahkaha yükseldi, hemen ardından inlemeye dönüştü.
“Ne oldu? Neredesin?” diye telaşlandı Meryem.
“Hastanedeyim. Zaten bu yüzden aradım. Bana gelebilir misin? Sana bir şey anlatmam lazım. Hayır, bir şey getirme, gerek yok.”
“Hastanede misin? Hastalandın mı?” diye sordu Meryem, iyice uyanmıştı.
“Konuşmak zor geliyor. Adresi mesaj atacağım.”
“Sen—” diyecekti ki, telefon kapatıldı.
Peşinden hastanenin adını içeren bir mesaj geldi. “Aman Allah’ım, Ayla kanser mi?” Meryem şaşkınlıkla mesajı tekrar okudu.
Saatine baktı—akşamın beş buçuğu idi. Hastaneye varana kadar ziyaret saatleri bitecekti. Mutfağa gidip derin dondurucudan tavuk çıkardı. Ayla bir şey getirme demMutfaktaki tencereye su doldururken, uzun yıllar önce kaybettiği kardeşi gibi hissettiği Ayla’nın yalnız ölümünü düşündü ve gözyaşları tavuğun üzerine damlarken, içinden “keşke seni son bir kez daha güldürebilseydim” diye geçirdi.




