Arkadaşım

Günlük – 10 Eylül

Dosyayı kapattım ve iş mailime gönderdim. Pazartesi ofiste açıp yazdıracağım, kaşe basıp raporu teslim edeceğim. İşte bu kadar! Artık özgürüm!

Küçük bir İstanbul şirketinde muhasebeci olarak çalışıyorum. İş yükü fazla ama maaş iyi, ofis de evime iki adım mesafede. Toplu taşımada insanlarla boğuşmaya gerek yok. İşe yürüyerek gidip geliyorum, temiz hava alıyorum.

Muhasebe ekibi tamamen kadınlardan oluşuyor. Kimseyle çok samimi değilim. Çoğunun ailesi, çocukları var; ben ise yalnızım. Biri yardım istediğinde geri çevirmiyorum, şimdi olduğu gibi akşamları veya hafta sonları evde çalışıyorum.

Cumartesi sabah erkenden kalktım, hemen bilgisayarın başına geçtim. Her şeyi kontrol ettikten sonra maili attım. Artık kendime çeki düzen verip kahvaltı yapabilirim. Sonra… Sonra ne yapacağımı düşünürken telefonum çaldı.

“Elif, merhaba!” dedi telefona bir kadın sesi, neşeli.

“Merhaba,” diye cevap verdim temkinli. “Kimsiniz?”

“Yok artık! Benim, Ayşe!”

“Ayşe mi?” Tekrar sordum, inanamadım. “İstanbul’da mısın?”

“Hayır, ama geliyorum,” dedi gülerek.

Ne diyeceğimi bilemedim. Okul arkadaşım Ayşe’yi duymayı en son beklediğim kişiydi. Onun ihanetinden sonra on beş yıldır konuşmamıştık. Keşke telefon numaramı değiştirseymişim.

“Elif, İstanbul’da senden başka tanıdığım yok,” dedi Ayşe, sessizliği bozarak. “Beni karşılayabilir misin? Lütfen. Uzun zaman önce Kaan’la boşandım. Yeni bir hayata başlamak istiyorum.” Sesi derin ve suçlu gibiydi.

Ayşe’yle görüşmek istemiyordum. Ama bunca yıl geçmişti, artık her şey geride kalmıştı. Hem memleketten haber almak da isterim. Tamam, dedim kendi kendime. Karşılayıp işini halledeceğim, sonra yolcu ederim.

“Tren ne zaman geliyor?” diye sordum hevesiz.

“Yirmi dakikaya. Gelebilir misin?” Sesi sevinçle doldu.

“Otobüsle yirmi dakika, sonra metro… En erken bir saatte gelebilirim. Bekleyecek misin? O zaman hiçbir yere gitme, beni ana salonda bekle.”

“Seni bekleyeceğim,” diye söz verdi.

Üzgün bir şekilde soğuyan çaydanlığa baktım. Hızlıca yüzümü yıkayıp makyaj yaptım, giyindim ve evden çıktım. İstanbul’un bir semtinde küçük bir stüdyo daire kiralıyorum. Tek başıma yetiyor, hem de uygun fiyatlı.

Garın ana salonuna girdiğimde şaşırdım. Bu kalabalıkta Ayşe’yi nasıl bulacaktım? Onu en son on beş yıl önce görmüştüm, tanır mıydım? Salonda yürüdüm, ortada durarak her taraftan görünmeye çalıştım.

“Elif!” diye bir ses duydum.

Bakkalın oradan tanıdık ama değişmiş bir Ayşe koşarak bana doğru geldi. Kilo almış, saçlarını açmış, ağır makyajı yaşını gösterse de onu hemen tanıdım.

Koşup sarıldı bana.

“Sonunda! Ayakta zor duruyordum.” Koluma girdi, bavulunun ve şişkin çantasının durduğu yere çekti beni.

“Eşyalarını böyle bırakma, çalınabilir,” dedim, bir şeyler söylemem gerekiyormuş gibi.

“Çalınmadı ya. Hem içinde önemli bir şey yok, para ve belgeler yanımda.” Sonra gözlerini dolgun göğsüne indirdi.

Başımı salladım, etrafa baktım. Kimse bize dikkat etmiyordu.

Ayşe, bavulun üstüne çantasını koydu ve bana baktı.

“Nereye gitmen gerekiyor?” diye sordum iç çekerek.

“Bana hâlâ kızgın mısın? Sormak istediğim… Birkaç gün kalabilir miyim, kiralık bir ev bulana kadar?” Dudaklarını ısırdı.

“Ne cüret! Eski sevgilimi çalmıştı, şimdi de evimde kalmak istiyor. Keşke gelmeseydim, telefonu açmasaydım…”

“Gel,” dedim ve çıkışa doğru yürüdüm.

Ayşe konuşuyordu, sorular soruyordu ama ben cevap vermedim, etrafa dikkat ediyormuş gibi yaptım. O da susup arkamdan hızlı adımlarla yetişmeye çalışıyordu.

“Merkezde yaşadığını sanıyordum. İstanbul’a bile benzemiyor,” dedi küçük evime girdiğimde hayal kırıklığıyla. “Merak etme, en kısa zamanda ev bulup giderim. Tek başına mı yaşıyorsun? Girişte erkek terliği var.”

“Fark etmiş. Keşke kaldırsaydım,” diye düşündüm ama yüksek sesle, “Tek başımayım, misafirler için,” dedim.

Ayşe koltuğa yığıldı, uzun bacaklarını uzattı.

“İstanbul’dayım! İnanamıyorum.”

Çayı ısıttım, buzdolabından ekmek ve salam çıkardım, sandviç yapmaya başladım.

“Şarap var mı? Kavuşmamıza içelim,” dedi Ayşe.

Buzdolabından yarısı bitmiş bir şarap çıkardım, iki kadeh koydum masaya.

Ayşe anlatıyordu, benim kadehimden bir yudum alıp bıraktığımı fark etmeden. Kaan’la evlendikten hemen sonra boşanmışlar. Dışarıdan yakışıklıydı ama karakteri berbattı. İkinci kocası çok daha yaşlıydı, onu sevmemişti, parası için evlenmişti. Kocasını şoförüyle aldatmış, rezil olup evden kovulmuştu. Boşanma süreci yıpratmıştı ama nihayetinde parası vardı. İstanbul’a yeni bir hayat kurmaya gelmişti.

“Sen iyi etmişsin, okuldan hemen sonra buraya gelmişsin. O kasabada yapılacak bir şey yok. Sıkıcı bir yerdi.”

İstanbul’a muhasebe okumaya gelmem gerekmiyordu aslında. Kaan’la dokuzuncu sınıftan beri çıkıyordukO gece anladım ki, bazı insanlar hayatına girdiklerinde geride yalnızca pişmanlık bırakırlar, ve en büyük ders, onları kapıdan içeri sokmamakta gizlidir.

Rate article
Lifequest
Arkadaşım