Ayşe, ofis binasından çıktı ve sonbaharın taze havasını, dökülen yaprakların kokusunu içine çekti. Güneşli ve kuru bir pastırma yazıydı. Geceler artık serin geçiyordu ama gündüzleri hâlâ elbiseler ve hafif kazaklarla dolaşmak mümkündü.
Aklından geçirdi: Önce Mehmet’i anaokulundan alıp birlikte markete mi gitmeli, yoksa önce alışverişi bitirip sonra mı oğlunu almalı? “Şok”ta küçük oyuncaklar satılıyordu ve Mehmet mutlaka bir şeyler isteyip sızlanacaktı. Maaşa daha vardı, parası azdı, üstelik aldığı oyuncakları beş dakika sonra unutacaktı.
Saatine baktı. Hızlı hareket ederse, alışverişi bitirip çantalarını eve bırakacak, sonra anaokuluna yetişecek kadar vakti vardı. Adımlarını hızlandırdı.
Etrafa bakmadan yürüyor, zihninde alacaklarını sıralıyordu. Tuzu unutma! Neden hep ansızın bitiyordu? İki gün önce sadece tuz almak için markete gitmiş, bir sürü şey almış ama tuzu unutmuştu. İçinden “Tuz almayı unutma” diye tekrar ediyordu. “Ha… Havuç, süt, yağ da lazım…” Öyle dalmıştı ki etrafını görmüyordu.
“Ayşe, Demir!” Bir ses onu çağırdı.
Ayşe birkaç adım daha attıktan sonra durdu ve gözlerini karşısındaki kadına çevirdi.
“Tanımadın mı? Kim sonsuza kadar arkadaş kalacağına yemin etmişti?” diye gülümsedi kadın.
Ayşe, yemin kelimesini duyunca kim olabileceğini tahmin etti ve sonunda lise arkadaşı Esra Yılmaz’ı hatırladı. Karşısında, ince siyah saçlı genç kız değil, şık giyimli, güzel bir kadın duruyordu.
Esra, ikinci sınıfta okullarına transfer olmuş, Ayşe’nin yanına oturmuştu ve mezun olana kadar arkadaş kalmışlardı. Sekizinci sınıfta birbirlerine sonsuza kadar arkadaş kalacaklarına dair söz vermişlerdi. Hayat onları ayırmıştı. Görünen o ki, bu dünyada hiçbir şey sonsuza dek sürmüyordu, ne dostluk ne de aşk.
“Yüzün öyle dertli görünüyor ki, sanki evde yedi çocuk bekliyor,” dedi Esra, Ayşe’nin yorgun görünümünü, solgun gözlerini, sade ofis kıyafetlerini fark ederek.
Ayşe de Esra’nın gözünde kötü göründüğünü hissediyordu.
“Senin her şeyin yolunda galiba,” diyerek konuyu değiştirdi, gereksiz sorulardan kaçınmak için.
“Şikayet etmiyorum. İkinci evliliğim. Ama henüz çocuğum yok. Ya sen?”
Ayşe, arkadaşının sesindeki hüzünlü tonu fark etti ve konuyu uzatmak istemedi.
“Evli değilim ama yalnız da değilim. Bir oğlum var,” dedi gururla.
“Okulu bitirmek üzere mi? Yoksa üniversitede mi?” diye sordu Esra merakla.
“Hayır, daha anaokuluna gidiyor,” dedi Ayşe gülümseyerek.
“Vay canına! Sen ne çabuk büyüdün böyle? Sen güzeldin, ilk senin evleneceğini düşünürdüm. Herkesin çocukları büyümüş, askerliğini yapmış, senin çocuğun daha anaokulunda. Her zaman derslere odaklıydın, erkeklerle hiç ilgilenmezdin.”
Ayşe, arkadaşının sözlerine alındı ve bunu belli etti. Esra hatasını anladı.
“Boş ver, alınma. Beni bilirsin, ağzıma geleni söylerim.”
“Kusura bakma, oğlumu almam lazım,” dedi Ayşe ve geçmek için adım attı.
“Dur,” dedi Esra çantasından telefonunu çıkararak, “Numaranı ver, görüşelim, bir kahve içeriz,” diyerek Ayşe’nin cevabını bekledi.
Ayşe, numarasını söyleyerek hızlıca vedalaştı ve anaokuluna doğru yöneldi.
Ama Esra sözünü tutmayı geciktirmedi. Ertesi gün arayıp cumartesi günü bir kafede buluşmayı teklif etti.
“Olur, ama annem Mehmet’e bakabilirse. Seni geri ararım,” dedi Ayşe biraz isteksizce.
“Başıma geldi işte. Tatilim bitti. Tamam, görüşürüm, bırakmaz beni. Belli ki artık ayrı dünyalardayız, ortak neyimiz olabilir ki?” diye düşündü annesini ararken.
Cumartesi günü şık bir kafede buluştular. Ayşe hiç böyle yerlere gitmemişti, zaten Mehmet doğduktan sonra hiç dışarı çıkmamıştı. Kendini yabancı gibi hissediyordu. Esra bunu anladı ve rahatlaması için şarap ısmarladı. Şarap hoştu. Okul günlerini, sınıf arkadaşlarını hatırladılar. Esra neredeyse herkesin ne yaptığını, kimin nerede çalıştığını, kimin kaç çocuğu olduğunu biliyordu…
Ayşe dinliyor ve şarap içiyordu. Hatıralar tükenince Esra konuyBir gün, Ayşe ve Mehmet, parkta yürüyüş yaparken karşılarında duran adamı gördüklerinde, hayatlarının en güzel tesadüfünün aslında kaderin bir cilvesi olduğunu anladılar.




