Nihayet Farkında Oldu: Amacı Yanlış Anlaşılabilir!

**Günlük**

Sonunda farkına vardım ki, taburenin üstünde duruyorum, elimde bir iple, niyetimin yanlış anlaşılabileceğini düşünemedim bile.

Yatağın kenarında, donumla oturmuş, ayaklarımı yere sarkıtmıştım. Yine annemin beni çağırdığını duyar gibi oldum.

“Mehmet, oğlum… Mehmet…”

Neredeyse her gece onun sesiyle uyanıyordum. Üç hafta önce öldüğünü biliyordum, yine de oturup dinliyor, bekliyordum.

Son altı aydır yataktan kalkamıyordu. Evden çalışıyordum, yanında olmak için. Bir bakıcı tuttum, ama üç gün sonra hem paramızı hem de annemin altınlarını alıp kaçtı. Bir daha denemedim.

Bilgisayar başında çalışırken kulak kabartıyor, en ufak sesinde yanına koşuyordum. Öyle yoruluyordum ki bazen monitörün başında uyuyakalıyordum. O gece de onun sesiyle uyandım, odasına daldım. Ama artık nefes almıyordu. Ağladım ve özür diledim, çünkü acının yanında bir de garip bir rahatlama hissetmiştim. Artık acı çekmiyordu. Ben de özgürdüm.

Ama şimdi, üç haftadır tek başıma yaşıyordum ve hiçbir şey hissetmiyordum. Sadece içimde bir boşluk, ağır bir yalnızlık vardı.

O, hep neşeli ve genç görünürdü. Ütü yaparken şarkı söyler, evi temizlerken mırıldanırdı. Sonsuza kadar böyle kalacak sanırdım. Ağır ağır öleceğini hiç düşünmemiştim.

Uykum kaçmıştı. Saate baktım – sabahın altısıydı. Pencerenin dışında gri bir sonbahar pusu asılıydı. Sanki bu sis odama da sızmış, her şeyi solgunlaştırmıştı. Sessiz, bomboş, loş…

Kendimi de gri ve ölü gibi hissediyordum. Kalktım, giyindim ve onun odasının kapısına yöneldim. Ölümünden sonra sadece bir kez girmiştim, tabutu için elbise seçmek için. Kapıyı hızla açtım ve içeri adım attım. Burnuma ilaç, idrar ve hastalık kokusu çarptı. Boş, buruşuk yatağa bakmamaya çalışarak pencereye yürüdüm, perdeyi çekip camı ardına kadar açtım.

Taze, nemli hava ve uyanan şehrin sesleri odaya doldu. Garip bir şekilde oda canlandı, renkler belirginleşti. İçime bir enerji doldu. Yatak çarşaflarını çekip yere attım, görünmez tozu solumamaya çalışarak. Sandalyenin arkasında asılı duran annemin sabahlığını da fırlattım. Büyük bir yığın oluştu. Onu banyoya taşıyıp çamaşır makinesine tıkıştırdım.

Odaya çöp kovasıyla döndüm ve yatağın yanındaki taburenin üstündeki ilaç şişelerini, kutularını bir hamlede kovaya süpürdüm. Anneye su verdiğim bardağı da attım.

Yatağı örtüyle örttüm, gereksiz her şeyi çöpe atıp tozları sildim, yerleri paspasladım. Oda canlanmamıştı, ama nefes almak kolaylaşmıştı. Bu heyecanla tüm evi temizledim.

Elimden çıkan işe baktım, memnun bir şekilde mutfağa gidip çaydanlığı ocağa koydum. Sanki bana bulaşmış gibi, güneş de bulutların arasından sızmaya başladı. Uzakta mavinin yırtılmış bir şeridi belirdi, içine güneş ışığı doluyordu. Moralim düzeldi.

Buzdolabı bomboştu. Son günlerde ne yediğimi hatırlamıyordum, hatta yiyip yemediğimi bile. Annem öyle zayıftı ki sadece püre yemekler yiyebiliyordu. Kendime başka bir şey pişirecek enerjim yoktu, onun yediğini yiyordum. Sonra cenazeden kalanları tükettim. Ama şimdi buzdolabında yarısı boş bir kavanoz turşu ve üstü küflenmiş bir şişe ekşimiş süt vardı. Hepsini çöp torbasına attım.

Kendime sert bir kahve yapmak zorunda kaldım. Ama midem bulanmıştı. Üstüme bir ceket geçirip kartımı cebime attım ve çöpü atmaya çıktım. Dönüşte markete uğrayıp ekmek, süt, makarna, bir parça sucuk, elma aldım. Gözümün gördüğü her şeyi almak istedim ama kendimi tuttum.

Eve dönünce makarnayı ocağa koydum, açgözlülükle iki sucuklu sandviç yedim. Makinenin durduğunu duydum.

Çamaşırlar banyodaki iplerde sığmayacaktı. Balkonum yoktu, kurutma makinesi de. Kafamı kaşıyıp düşündüm. Tek seçenek, odada bir ip germekti. Antre ve mutfak dar gelirdi. Neyse ki kimse gelmiyordu. Şimdi bir ip bulmalıydım. Annemin “ileride lazım olur” diye sakladığı dolapta bir yumak ip vardı.

Aklıma Esra geldi. İki yıl birlikte olmuştuk. Annem evlenmemize karşı çıkmamıştı, ama ben ertelemiştim. Nedenini bilmiyordum. Seviyordum, ama uzun süre birlikte olunca sıkılıyordum. Esra sürekli evlilik planları yapardı. Belki de bana itici gelen bu hesapçılığıydı.

Annem, “Şimdi evlenmezsen hiç evlenmezsin,” demişti. Ben de razı olmuştum. Ama sonra annem hastalandı, Esra kendisi erteledi. Kim hasta kaynanasıyla uğraşmak ister ki?

İlk zamanlar gelir, yemek yapar, yardım ederdi. Sonra meşgul olduğunu söyleyerek aramaya başladı. Zamanla telefonları seyreldi, sonra tamamen kesildi. Ben de aramıyordum. Ne konuşacaktık ki?

Esra’yı arayıp annemin öldüğünü söyledim, cenazeye çağırdım. Laf olsun diye üzüldü ama gelmedi. Açıkçası üzülmedim.

Eve döndüm, bir ucunu pencere kenarındaki boruya bağladım. Öteki ucu için diğer dolaptan bir çivi bulup kapı pervazına çaktım. Şükür ki annemle birlikte bu esO gün, düşmekte olan yaprakların hışırtısıyla uyandık, Ece’nin kahkahası artık evimin duvarlarında sıcak bir yankı bırakıyordu.

Rate article
Lifequest
Nihayet Farkında Oldu: Amacı Yanlış Anlaşılabilir!