**Aşk Mezara Kadar**
Ayşe marketten çıktı, poşetini elinde daha rahat taşımak için yeniden düzenledi ve eve doğru yürüdü. Az şey almıştı ama poşet yine de ağır geldi. Evin önünde durdu. “Işıklar yanmıyor. İrem yine kaçıp gitmiş.” Başını iki yana salladı. “Bir gelsin bakalım… O… Volkan’la tanıştığından beri dersleri aksatıyor, okulu asıyor. Öğretmenler şikayet ediyor. Önümüzde üniversite sınavı var, hayatının kararı bu. Eve bir gelsin, görür gününü…” diye içinden geçirdi, merdivenleri tırmanırken her adımı ağırlaşıyordu.
Evde poşeti mutfak masasının yanındaki sandalyeye koydu. Ocağa baktı. “Tabii ya. Patatesleri soymasını ya da makarna yapmasını söylemiştim. Kaçmış… Bu kızla ne yapacağım ben? Ah seni…”
Öfkeyle montunu çıkardı, girişe astı ve mutfağa geri döndü. Buzdolabının kapağını çarparak açtı, tencereleri gürültüyle yerleştirdi — Ayşe sinirle akşam yemeğini hazırlıyordu, kızı eve döndüğünde onunla kesin konuşacağını tekrarlıyordu.
Ama İrem’in dönmeye niyeti yoktu. Saat neredeyse on bir buçuktu ve hâlâ evde yoktu. Ayşe yerinde duramıyordu. Bir o yana bir bu yana yürüyor, içinden sürekli aynı şeyleri tekrarlıyordu:
“Bir gelsin bakalım… Öyle bir konuşacağım ki adını unutacak! Didiniyorum, onun için her şeyi yapıyorum, makarna bile yapamadı… Yoruldum artık, her şeyi ben yapıyorum. Benim de hayallerim yok muydu sanki? Neredeyse aynıydım, çocukla tek başıma kaldım. Nankör… Kaderimi mi tekrar etmek istiyor? Denesin görsün, hayatın ne kadar zor olduğunu anlasın…”
Öfkesi iyice zirveye çıkmıştı. İçindeki öfkeyi boşaltmak için her şeyi fırlatıp atmak, kırmak istiyordu.
Kapı kilidinde anahtar sesi duyunca, kızının geldiği için öyle sevindi ki her şeyi affetmeye hazırdı. Ama İrem’in suçlu yüzünü ve mutluluktan parlayan gözlerini görünce öfkesi yeniden kabardı.
“Neredeydin? Saatin kaç olduğunun farkında mısın? Dersler? Üniversite sınavı kapıda, sen hâlâ ortalarda dolanıyorsun!” diye bağırdı, komşuların duyabileceğini umursamadan.
“Derslerimi yaptım…” diye cevap vermeye çalıştı İrem.
“Sus! Annene karşı gelme! Aklını mı kaçırdın? Seni büyüttüm, okumanı istedim ki iyi bir işin olsun, rahat edelim. Sen benim hatalarımı tekrar ediyorsun.”
“Kimsenin hatalarını tekrar etmiyorum. Bağırma…” diye diklendi İrem.
Gözleri ışıksız kalmış, yanakları kızarmıştı.
“Ah sen…” Ayşe küfür etmemek için kendini zor tuttu, son anda durdu.
Çaresizce etrafına baktı, bir şeyler arıyordu. İrem bu anı değerlendirip odasına kaçmak istedi ama Ayşe sonunda sehpada duran katlanır şemsiyeyi kaptı ve kızına doğru savurdu.
“Anne!” diye bağırdı İrem, başını omuzlarına çekip elleriyle korudu.
Bu çığlık, kızının bu hali, Ayşe’nin elini aniden düşürdü. Şemsiye yere düştü. Ayşe iki büklüm oldu, sanki içindeki öfke balon gibi sönmüştü.
“Kendimi paralıyorum, seni nerede arayacağımı şaşırdım, sen… Parmağındaki ne? Nereden aldın?” diye bitkin bir sesle sordu, konuşacak gücü bile kalmamıştı.
Girişteki tabureye çöktü.
İrem yavaşça ellerini başından çekti, parmağındaki küçük beyaz taşlı altın yüzüğe baktı.
“Volkan verdi…” diye mırıldandı, annesine ürkek bir bakış attı — fırtına geçmiş gibiydi.
“Sen daha lisedesin. O bilmiyor mu bunu?” dedi Ayşe, gözleri yüzükte takılı kalmıştı.
“Biliyor. Ne olmuş? İki ay sonra sınavlar bitecek, ben…”
“Büyük mü olacaksın? Hadi canım. Benim evimde yaşıyorsun. Kurallarıma saygı göster, en azından ev işlerine yardım et. Burnunla ittirmezsem hareket etmiyorsun. Büyüdüm diye istediğimi yapabilir miyim sanıyorsun? Gece geç saatlere kadar gezebilir miyim? Eve gelmeyebilir miyim? Okulu bile bırakır mısın? Ya hamile kalırsan?..” Ayşe’nin öfkesi yeniden kabarıyordu.
Yanlış bir yere gittiğini biliyordu ama duramıyordu.
“Anne, o beni seviyor. Ben de onu…” diye çaresizce konuştu İrem.
“Eğer seni sevseydi, senin iyiliğini düşünürdü. Nereden çıktı bu başımıza bela…




