Altı ay önce Gülay’ın yaşlı komşusu vefat etmişti. Kocası tek başına kalmıştı. Üzüntüden adeta küçülmüş, bükülmüştü, sanki taşıyamayacağı bir yükle dolaşıyordu. Neredeyse sokağa çıkmaz olmuştu. Komşular onu çok üzülüyordu. Kimi bir tas çorba götürüyor, kimi marketten alışverişini yapıyordu.
Biraz kulakları ağır işitiyordu ve unutkandı. Televizyonun karşısına geçer, sesi sonuna kadar açar, sonra da ocakta çaydanlığı unuturdu. Bir keresinde neredeyse yangın çıkaracaktı. O günden sonra Gülay, onun evinin yedek anahtarını saklamaya başladı.
Bir gün oğlu geldi ve babasını yanına aldı, evi de satılığa çıkardı. Komşular sevindi; yaşayan çocukları varken bir ihtiyarın tek başına ölmesi doğru değildi.
Üç hafta sonra eve yeni bir sahip çıktı. Bütün apartman hemen haberdar oldu çünkü işçiler gelip tadilata başladılar. Günlerce eski eşyalar, kararmış lavabolar, paslı borular dışarı taşındı. Sonra delme, vurma, sürekli matkap sesleri… Kim dayanabilir ki buna? Gülay tam karşı dairede yaşıyordu.
İşten eve gitmek istemiyordu. Gürültü daha merdivenlerde karşılıyordu. Sabretti sabretti, en sonunda dayanamayıp gitti kapıyı çaldı. Toz ve boya içinde bir adam açtı kapıyı.
“Ev sahibi siz misiniz? Daha ne kadar bu gürültü devam edecek? Dayanamıyorum artık, başım patlıyor,” diye çıkıştı Gülay.
“Affedersiniz hanımefendi, ama hızlı bitirmem söylendi. İki gün daha ses çıkar, sonra ince işlere geçeriz, o zaman daha az gürültü olur.”
“İki gün mü?” Gülay ne diyeceğini şaşırmıştı.
Kapı kapandı, matkabın sesi yeniden duyuldu. Gülay sokağa çıktı. En azından burada ses daha az geliyordu.
“Komşun mu canını sıkıyor?” diye sordu apartmanın önünde oturan kadınlardan biri.
“Onu gördünüz mü hiç?” diye sordu Gülay karşılık olarak.
“Gördük. Normal bir adam gibi duruyor,” diye atıldı komşular. “Şık giyiniyor, pahalı kıyafetler, güzel kolonya kokuyor. Yakışıklı, kibar, selam veriyor.”
“Bizim apartmana çok güzel bir komşu geldi,” diye şen şakrak söylendi dişsiz Ayşe teyze.
Diğer kadınlar gülüştüler, Gülay’a azalmış dişlerini, takma protezlerini göstererek.
“En iyisi klarnet çalsaydı,” diye homurdandı Gülay.
“Sen gittin mi yanına?”
“Gittim. Ne faydası var? İşçiler var orada, onlardan bir şey sorulmaz.”
“Gülay, sen bir şu ev sahibine iyi bak. Tam erkek gibi erkek. Daha ne kadar yalnız kalacaksın? Gençsin hâlâ, çocuk yapabilirsin. Üstüne bir de parası var, lüks bir arabası var.”
“Markete gideceğim,” deyip uzaklaştı Gülay, arkasındaki konuşmaları duymamaya çalışarak.
Kocası evlendikten iki yıl sonra ölmüştü. Çocuk yapmaya bile vakit bulamamıştı. On üç yıldır yalnızdı.
“Ev sahibi herhalde ben işteyken geliyor. Şikayet etmek boşuna. Tadilat yapılmalı sonuçta. Yaşlı adamların evi çok bakımsızdı. Neyse, ben de ona yaparım, tadilat bitince gelsin bakalım,” diye düşündü Gülay, su birikintisinden atlarken.
İki gün sonra ev sahibiyle yüz yüze geldiler. Gülay işten yorgun argın dönmüştü, tek istediği uzanmaktı. Zor bir gündü, yemek de yiyememişti. Apartmana yaklaşırken kapı kendiliğinden açıldı.
Yanında genç bir adam belirdi. Otuz iki kere gülümsedi. Hemen anladı ki bu, yaşlı komşuların evini alan kişiydi. Gülümsemesi küstah, bakışları kibirli geldi Gülay’a.
“Sağ olun,” diye kuru bir cevap verdi ve içeri girdi.
Kapı arkasından kapandı. Karanlık merdivende ayak sesleri duyuldu. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Korkusuna rağmen durdu ve arkasına baktı. Yeni komşusu peşinden geliyordu.
“Önden buyurun. Arkamdan nefes alınmasından hoşlanmam,” diye sinirli bir sesle çıkıştı, korkusunu belli etmemeye çalışarak.
Komşu onu geçti ve merdivenleri çıkmaya başladı. Bina eskidi, şehir merkezindeydi, geniş odalı ve yüksek tavanlı daireleriyle alıcı buluyordu.
Gülay dördüncü kata çıktığında, komşu kendi kapısının önünde bekliyordu.
“Demek siz benim komşumsunuz? Tanışalım. İşçiler gelip söylendiğinizi söylediler.”
“Söylenmedim, sadece sessiz olmalarını rica ettim. İnşaat alanında yaşıyoruz. Siz evinizi yapıyorsunuz, biz çekiyoruz,” dedi Gülay, çantasından anahtarını ararken.
“Haklısınız. Yakında bitecek, söz veriyorum,” diye sakin bir cevap verdi komşu.
Gülay cevap vermedi, ona sitemkar bir bakış attı ve kapıyı hızla çarparak içeri girdi. O kadar sert kapatmıştı ki tavandan badana döküldü.
O günden sonra her fırsatta kapıyı çarpmaya başladı. İntikamıydı bu. Komşusunun yüzündeki gülümsemenin kayboluşunu hayal ederek keyifleniyordu.
Bir hafta sonra eve yeni mobilyalar geldi. Taşıyıcılar dördüncü kata kanepeleri çıkarırken merdiveni tıkadılar. Gülay zorlukla aralarından geçti. Kanepenin içeri taşınmasını izlerken, bir göz attı içeri. Açık renk duvar kağıtları, bal rengi parke…
“Buyurmaz mısınız?” diye seslendi ev sahibi kapıda. Gülay’ın yüzü kızardı, sanki anahtarO gece gül kokan bahçelerde dolaşan rüyalarında onu gördü, sabah uyandığında ise hayatının geri kalanını bu adamla geçireceğini biliyordu.




