Araba gece şehrin sokaklarında hızla ilerliyordu. İçinde bir erkek ve bir kadın vardı. Dışarıdan bakan onları çocuklarını evde bırakmış, aceleyle eve dönen bir çift sanabilirdi.
“Daha hızlı gidebilir misin?” diye gergin bir sesle sordu kadın.
“Çok tehlikeli olur. Şehir boş gibi görünüyor ama öyle değil.” Adamın sesi sertti. “Neden ona bizim durumumuzu anlatmıyorsun? Ne zamana kadar saklanarak buluşacağız? Söyle ona, herkes için daha iyi olur.”
“Daha iyi mi? Kimin için? Benim ve senin için belki, peki Yağmur ne olacak? Babasını çok seviyor. O da onu seviyor. Bunu öğrendiklerinde ne olacak? Bu çok acımasız.”
“Peki bu kadar zaman yalan söylemek, aldatmak acımasız değil mi? Hiç şüphelenmediğini mi sanıyorsun? Artık seni onunla paylaşmaktan bıktım. İstersen ben söylerim ona, erkek erkeğe.”
“Yapma lütfen. Ben anlatacağım. Bana biraz zaman ver.” Kadın direksiyondaki adamın elini tuttu, sımsıkı kavradı. “Seni çok seviyorum. Ama beni zorlama. Söz veriyorum, en kısa zamanda kocamla konuşacağım.”
Adam başını çevirdi, sevdiği kadının gözlerine baktı ve dudaklarına uzandı.
O an, virajdan siyah bir dev araba çıktı, önlerine kestirerek geldi. Çarpışmanın gürültüsü içinde kadının çığlığı kayboldu.
***
Telefonun melodisi uykusunun derinliklerine kadar ulaştı. Barış bir an rüya ile gerçek arasında sallandı, sonra gözlerini açtı.
Eylül akşam saat sekizde aramış, arkadaşının bir sorunu olduğunu, onu bırakamadığını söylemişti. Sonra anlatırım demişti. Hangi arkadaşıydı? Ne gibi bir sorun? Belki tanıdığı arkadaşlarını arayıp sorabilirdi, ama bunu kendine yediremedi.
Barış, son iki aydır bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu. Eylül çok sık geç saatlere kadar dışarıda kalıyordu, hatta hafta sonları bile bir yerlere koşturuyordu. Sanki birdenbire çok fazla arkadaşı olmuştu ve hepsinin birden sorun çıkarması gerekiyordu.
Yatağın yanındaki komidinden telefonunu aldı. Ekranda tanımadığı bir numara vardı. Kalbi kötü bir hisle sıkıştı.
“Alo?” dedi uykulu ve boğuk bir sesle.
“Komiser Demir. Siz Eylül Hanım’ın eşi misiniz?”
“Evet.”
“Eşiniz bir kaza geçirdi… Ağır yaralı olarak dördüncü şehir hastanesine kaldırıldı.”
“Yaşıyor mu?” diye titreyen bir sesle sordu Barış.
“Evet, ama—”
“Baba, bu annem mi?” On yaşındaki Yağmur, yatak odasının kapısında dikilmiş, babasına korku dolu gözlerle bakıyordu.
Boğazındaki düğümü yutkundu.
“Hayır. Annen… hastanede. Bir kaza geçirmiş.”
“O öldü mü?”
“Hayır, ne diyorsun! O hayatta,” diye aceleyle cevap verdi Barış.
“Ama sen sordun—” Yağmur ona koştu, boynuna öyle sıkı sarıldı ki nefesi kesildi. “Hastaneye gidelim. Korkuyorum.”
Barış, kızının kollarını usulca çözdü, yanına oturttu.
“Hayır, şimdi hastaneye gidemeyiz. Bizi içeri almazlar. Sabah gideriz annenin yanına. Şimdi uyu. Yoksa kalktığımızda yorgun oluruz, annen ne der?” Zoraki bir gülümseme gösterdi.
Yağmur başını salladı ve odasına gitti. O da yattı. Pencereden şafak söküyordu. Telefonun ekranında saatin gece yarısını geçtiğini görmüştü. Şimdi saat 02:30’du.
Sakin olmalıydı. Elini göğsüne koydu. Kalbi avucunun içinde hızla atıyordu.
Sabah kızıyla hastaneye gittiler. Yağmur’u koridorda bırakıp doktorların odasına girdi.
“Eşiniz siz misiniz?” diye sordu yaşıtı gibi görünen bir doktor.
“Evet. Karımın durumu nedir?”
“Ameliyat ettik. Ciddi kafa travması, çoklu kırıklar… Komada.”
“Nasıl bir kaza oldu? O araba kullanmıyor ki.”
Doktor ellerini iki yana açtı.
“Eşinizin bulunduğu araca bir araç çarptığını biliyorum. İki sürücü de olay yerinde hayatını kaybetti. Eşiniz şanslı. Durumu ağır, ama genç bir beden, büyük ihtimalle atlatacaktır. Umut var.”
“Onu görebilir miyim? Kızım da dışarıda bekliyor.”
“Size kalmış. Eşinizin görüntüsü pek iyi değil, ama sevdiklerinin yanında olması iyi gelir.” Doktor kapıyı gösterdi. “Araçta kiminle birlikte olduğunu polise sorabilirsiniz.”
Barış, Eylül’ü tanıyamadı. Başı sarılı, yüzünün görünen kısmı morluklar ve çiziklerle doluydu. Yabancı ve uzak görünüyordu. Battaniyenin üzerinde, alyanslı bir el duruyordu. Onun eliydi.
“Anne!” diye seslendi Yağmur, yatağa yaklaşıp elini okşadı. “Uyuyor mu?” diye dönüp babasına sordu.
“Evet. Ameliyat oldu. Sadece onu görmemize izin verdiler.”
Eve dönüşte sessizdiler. Barış, Eylül’ün annesini arayıp durumu anlattı ve Yağmur’la ilgilenmesini rica etti. İşe gitmesi gerekiyordu.
Zeynep Hanım, gözleri kızarmış bir şekilde içeri girdi.
“Yağmur’u bir süre yanıma alsam? Senin şu an ona ayıracak vaktin yok,” dedi sakinleşmeye çalışarak. “Benimle gelmek ister misin?” diye sordu Yağmur’a.
Kız başını salladı.
“Ben ona söylemiştim. Ama beni dinler mi hiç?” diye hıçkırdı Zeynep Hanım, sonra Barış’ın şaşkın bakışını fark edince sustu.
“Zeynep Hanım, neyden bahsediyorsunuz?”
Başını iki yana salladı, mendiliyle burnunu sild”Barış, yaşanan her şeye rağmen ailesi için güçlü durmaya karar verdi ve geleceğe umutla baktı.”




