Baharın ilk güneşli sabahı, Zehra Hanım apartmanın kapısından çıktı ve durdu. Hafifçe gözlerini kısıp bulutlara baktı, yağmur ihtimalini tarttı, sonra bankta oturan komşu kadınlara selam verip başını hafifçe eğdi. Çenesini yukarı kaldırarak yürümeye devam etti. Onu görünce susan kadınlar hemen fısıldaşmaya, arkasından bakıp kaşlarını çatmaya başladılar.
Zehra Hanım’ın kaç yaşında olduğunu kimse tam bilmiyordu. Emekli olalı yıllar olmuştu. Kırlaşan saçları her zaman şık kesimliydi. Gözleri yaşına uygun, ölçülüce makyajlıydı. Dik duruşlu, karın ya da fazla kilolardan eser yoktu ama zayıf da denemezdi.
Kimisi altmış, kimisi ellili yaşlarında olduğunu söylüyordu. Özellikle kıskançlar yetmişi geçtiğini ama estetik sayesinde genç göründüğünü iddia ediyordu.
“Ne kötü görünsün ki? Kocası iyiydi, içki içmezdi, zulmetmezdi. Sessiz sedasız genç birine kaçtı. Tek oğlu başına dert açmaz. Ne torun, ne kedi köpek… Ne derdi var ki? Benimki de böyle olmasa belki ben de kraliçe gibi gezerdim.”
“Sen mi? Kraliçe mi?” diyerek güldü yanındaki kadın, “Güldürdün beni, Hatice Teyze.”
“Ne var yani? İçkiye devam etsin şu Recep, Allah affetsin, belki ben de öyle yaşarım. Tam onun gibi. Evden çıkar, size tepeden bakarım, gezerim.”
Komşular kahkaha attı.
“Baksana, Mehmet Amca’nın gözü Zehra’dan ayrılmıyor, işini bile bıraktı,” dedi biri.
“Boşuna uğraşmasın. Kendine daha uygun birini bulsa,” diye iç çekti başka biri.
“Mehmet kötü mü ya? İçki içmez, sigara kullanmaz, eli altındır,” diye savundu bir başkası.
“Niye bu kadar kötü kalplisiniz hanımlar? Bırakın Zehra Hanım’ın dedikodusunu yapmayı. Kıskanmayın,” dedi Mehmet ve çalıları budamaya devam etti.
Zehra, kendisi hakkında konuşulduğunu seziyordu. Cümlelerin uçlarını duyuyor, üzerine atılan bakışlardan hoşlanmadıklarını anlıyordu. Artık dedikodulara kulak asmıyordu.
Hayatı herkesin ki gibiydi. Kocası yakışıklı, gösterişli, kendisine layık bir adamdı. Kadınlar peşinden koşardı. Bunun için ne acılar çekmişti. Ayrıldıklarında yaşamak istememişti. Oğlu Kerem için kendini toparlamıştı. O günden sonra erkeklere yüz vermedi.
Kerem otuzuna yaklaşmıştı, hâlâ evlenmemişti. Zehra bunu içine sindiremiyordu. Büyümüş oğlan anasıyla yaşar mıydı? Hayır, kızlar oluyordu ama evlilik bir türlü gelmiyordu.
Kerem’in kızlarını pek beğenmezdi. Doğrusu, hiçbirini. Ama ilişkilerine karışmazdı. Yasaklamanın ve kavganın işi daha da kötüleştireceğini, belki oğlunu da kaybedeceğini biliyordu. Sabretti. Zaman geçtikçe aşklar biterdi. Kiminden Kerem ayrılır, kimi onu terk ederdi.
Bir kızla neredeyse evleniyordu. Sevimli, tatlı bir kızdı. “Tamam, evlensinler,” dedi Zehra. Kerem kızın ailesiyle tanışmaya gitti, dönüşünde morali bozuktu. Baba içki düşkünüydü, annesini dövdüğü için sağlık sorunları vardı. Tanışma içkisinden sonra damada akıl vermeye, tehdit etmeye başlamış, neredeyse kavga çıkacaktı.
“Anne, ne yapayım? Onu seviyorum ama böyle kayınpederle nasıl geçineceğim?” diye sordu Kerem.
“Ne yaparsın? Aile, değiştiremezsin. Hep hayatında olacaklar. Bunu kabullenebiliyorsan evlen,” dedi Zehra.
Neyse ki ayrıldılar.
Akşam yürüyüşünden sonra kitap okudu, biraz şekerleme yaptı, oğluna yemek hazırlarken sık sık saate baktı. Kerem gecikiyordu. “Yine âşık olmuştur,” diye düşündü Zehra. Hakikaten Kerem yalnız gelmedi.
“Anne, tanıştırayım. Bu Leyla. Leyla Hanım. Bu da annem, Zehra Hanım,” diye takdim etti.
Zehra Leyla’ya baktı ve içi hop etti. Gözleri masmavi, yanakları gamzeli… İşte böyle kızlar evlenilirdi. ZamYıllardır kapalı duran kalbi, işte o masmavi gözler ve küçük kızın “Büyükanne” diyen sesiyle yeniden açıldı.




