Başka türlü olamazdı
“Merhaba, Serap. Nasılsın? Seni görmeyeli uzun zaman oldu. Kızın hâlâ evlenmedi mi?” – marketin önünde eski tanıdığı, arkadaşını durdurmuştu.
“Sağ ol, sen de gör. Niye soruyorsun? Görücü mü çıktı? Bizim için her önüne gelen uygun değil. Benim Rüya kızım terbiyeli, akıllı kitaplar okuyor,” dedi Serap, aynı tonda cevap verirken, bu konuşmadan pek de memnun olmuşa benzemiyordu.
“Alınma ama, o kitapların pek hayrı yok, Serap. Akıl bazen insanı perişan eder. Fazla seçersiniz, kızınız evde kalır, sonra size teşekkür bile etmez.”
“Kargaları bağlama. Yoksa sen kendi oğlancığını mı paldır küldür evlendirmek istiyorsun?” diye karşılık verdi Serap, gözlerini devirerek.
“Ah, Serap. Dilin… döndüğünce,” iç çekti arkadaşı.
“Bırak kızım kitaplarını okusun, barlarda gezenlerden iyidir. Hatice’nin kızına bak, evlenmeden doğurdu, çocuğu anasına bırakıp kaçtı.”
“Ama sen kızını fazla sıkı tutuyorsun, bu da doğru değil,” diye atıldı eski tanıdık.
“Sen bizim hayatımıza burnunu sokacağına kendi oğlunla ilgilen, bari içkiye batmasın,” dedi Serap, çantasını toplayıp uzaklaşırken mırıldandı. “Keşke hiç karşılaşmasaydık…”
Eve geldiğinde Serap mutfağa alışveriş torbalarını bırakıp kızının odasına girdi.
“Hâlâ kitaplarla mı uğraşıyorsun? Hani şair demiş ya, akıl insana dert getirir,” diye çıkıştı.
“O şair değil, Griboyedov,” diye düzeltti Rüya.
“Ne fark eder? Markete git, süt kalmamış. Ya da bir gez havalansın, bütün gün kitapların arasında gözlerini bozuyorsun,” diye söylendi Serap.
“Anne, ne oldu sana? Bazen evden çıkarmıyorsun, bazen de kovuyorsun.”
“Bıktım şu laflardan. Kızım, senin hayatını kurmanı istemiyor değilim, ama kiminle evleneceksin?” Serap elini sallayıp odadan çıktı.
Rüya kitabını kapattı, dalgın dalgın düşündü. Annesi onu tek başına büyütmüştü. Ne zaman bir şey için azarlasa, “Bak işte, tam babana çekmişsin,” derdi. Küçükken Rüya babasının fotoğrafını görmek istediğinde, annesi hep, “Nerede olduğunu bilmiyorum, bir yerlere tıkıldı. Bulursam gösteririm,” diye geçiştirirdi.
Büyüdüğünde anladı ki böyle bir fotoğraf yoktu. Belki de babası onun varlığından bile habersizdi.
Belki de gerçekten babasına benziyordu? Annesi iri yapılıyken, Rüya incecik, soluk benizli, açık renk seyrek saçlıydı. Kaşları ve kirpikleri o kadar açıktı ki yüzü ifadesiz görünüyordu. Lisede bir kere arkadaşının makyaj malzemeleriyle kirpiklerini boyamıştı okul balosu için.
“Arkadaşların mı öğretti bunu? Hiç hayırlı şeyler öğretmiyorlar. Hemen sil şunları!” diye bağırmıştı annesi, sürmeli gözlerini görünce.
Erkekler Rüya’ya pek ilgi göstermezdi. Etrafta daha güzel kızlar vardı çünkü. Üniversitede gözlüklü, sessiz bir erkek olan Barış sinemaya davet ettiğinde sevinmişti. O da onun gibi kitapları seven, utangaç biriydi. Bir gün annesi işteyken Barış’ı eve çağırdı.
Ne yazık ki Serap o gün kendini iyi hissetmeyip erken dönmüştü. Gençler kötü bir şey yapmıyordu, sadece kitap tartışıyorlardı. Ama annesi kalbini tutup bayılır gibi yapınca, Barış hemen oradan uzaklaştı. Rüya ise annesinden öyle bir azar işitti ki bir daha asla eve erkek çağırmamaya yemin etti.
Barış’la bir şey olmadı. Annesi onun küçük bir şehirden geldiğini öğrenince, “Seninle sırf ev ve nüfus kaydı için çıkıyor,” diye hüküm vermişti.
“Kaydını yaptırır, sonra çıkmaz. Bu evi bölüştürmeye izin vermem, kolay alınmadı burası.”
Üniversiteden sonra Rüya kütüphanede işe girdi. Öğretmen olacak kadar girişken ve iddialı değildi.
“Şu kütüphanende asla koca bulamazsın. Oraya hep kadınlar gelir. Tıp okusaydın keşke. Beni tedavi ederdin, hiç değilse bir faydan olurdu. Erkekler beyaz önlüklü kadınlara saygı duyar.”
Ama Rüya tıptan nefret ediyor, korkuyordu. Kitaplar ise bambaşkaydı. Onların içinde kahramanların hayatlarını yaşıyor, onlarla ağlıyor, seviyordu. Kafasında bir prens imgesi oluşmuştu, tüm romantik kızlar gibi. Ama gerçek hayatta böyle biri çıkmadı karşısına. Ona yaklaşanlar ya boşanmış ya da dul, neredeyse babası yaşında adamlar oluyordu. Genç biri çıksa, annesi hemen bir kusur ya da kötü niyet buluyordu.
Rüya isyan etmeye kalkışsa, annesi hemen kalbine yapışıp bayılacakmış gibi yapardı.
“Rüya, annenden ayrı yaşaman lazım. Yoksa hiç evlenemeyeceksin. Yaş geçiyor, çocuk yapma vakti geldi… Kaç yaşındasın sen?” diye sordu bir gün çay molasında kütüphane müdürü İnci Hanım.
“Otuz dört…” diye mırıldandı Rüya.
“İşte. Daha ne bekliyorsun?”
“Ne yapabilirim ki?” diye ürkekçe sordu Rüya.
“Annenden ayrıl. Hâlâ zaman varken. Kendi başına yaşamayı öğren,” diye kesin bir tavsiyede bulundu İnci Hanım.
“Nasıl ayrılırım? Annemin kalbi var,” diye itiraz etti Rüya.
“Emin misin? Anlattıklarına göre, kalp krizVe sonunda Rüya, annesinin aslında hiç hasta olmadığını, sadece onu kaybetmemek için böyle davrandığını fark etti, ama artık kendi hayatını yaşamanın huzuruyla gülümsedi.




