Pencereyi açtım ve pervaza çıktım. Aşağıda simsiyah duran asfalt hem cezbediyor hem de korkutuyordu.
Hayat bazen ormanda dolanan bir patika gibi. Nereye çıkacağını, bir sonraki ağacın ardında neyin seni beklediğini asla bilemezsin. Volkan Demirci, önce kaybedeceği sonra yeniden bulacağı mutluluğunu hiç tahmin edemezdi.
Evlenmek için acele etmemişti. Ruh ikizini arıyordu. Ezgi’yi kafede gördüğünde kalbi hızla çarptı – işte oydu. Düşünmeden yanına oturdu ve tanıştılar. Aynı kitapları okuyor, aynı filmleri izliyor, buz pateni yapmayı seviyorlardı. İkisi de sağlam, sevgi dolu bir aile ve çocuklar hayal ediyordu.
Her şey hayal ettikleri gibi gitti, yalnız çocukları olmuyordu. Ezgi doktor doktor geziyor, tedavi oluyor, hatta kutsal yerlere dualara gidiyordu. Bir gün, hamile olduğuna inandı. Hastaneye hemen gitmedi, yanılmamak için bekledi. Sadece karnı büyümeye başlayınca kontrole gitti.
Uzun zamandır bekledikleri hamilelik değil, bir tümördü. Ezgi’yle onkoloji hastanesine her gidişinde, Volkan diğer hastaların donuk bakışlarını görüyordu. Sanki kendilerini dinliyorlardı. Kısa sürede Ezgi’nin gözlerinde de aynı ifadeyi fark etti.
Volkan karısından bir an olsun ayrılmadı. Önce izin aldı, sonra ücretsiz izne çıktı, doktor durumuna acıdı ve rapor verdi. Ama patronu çağırıp ya işe döneceğini ya da kovulacağını söyledi. Volkan istifa etti.
Gün boyu Ezgi’yle ilgilendi. Nefesi kesildiğinde elini tuttu, Tanrı’ya yalvardı, onları ayırmaması için kendisini de alması için…
Hiçbir şey işe yaramadı. Üç ay sonra Ezgi gitti.
Cenazeden sonra Volkan boş eve döndü. Ezgi’nin sabahlığı bir aydır sandalyenin arkasında asılı duruyordu. Onun kalkıp giyeceği umuduyla… Girişte onun çizmeleri, geçen bahar indirimle aldıkları deri montu duruyordu. Nereye baksa Ezgi’yi hatırlatıyordu – sevgili, biricik Ezgi’sini, erken gidenini.
Yastığa gömüldü, hâlâ karısının kokusunu taşıyan yastığa, ve içini çekti. Sonra markete gidip iki şişe rakı aldı. Sabah zar zor yataktan kalktı. Dün akşam biraz hafifleyen acı, şimdi daha şiddetli geri dönmüştü. Yarım kalan rakıyı lavaboya döktü. Ama ne fark ederdi ki? Ezgi’siz yaşamak istemiyordu.
Gündüzleri birbirini oyalıyordu ama geceleri hüznünden kaçacak yer yoktu. Bir gece pencereden dışarı bakarken, bu şehirde onu neyin tuttuğunu düşündü. Ev mi? Kahrolsun o ev o zaman. Ne işi, ne karısı, ne de çocuğu vardı. Pencereyi açıp pervaza çıktı. Aşağıdaki siyah asfalt hem çağırıyor hem de ürkütüyordu. Dördüncü kat, o kadar da yüksek değildi. Ya ölmezse?
Kapı çalındı. Bir an aşağı baktı, sonra pervasından çıkıp kapıya yöneldi. Komşusu Ayşe Teyze duruyordu.
“Görüyorum ki sen de uyuyamıyorsun. Kontrol etmeye geldim, yaşıyor musun diye. Çok sessizsin. Bu esinti de ne? Pencereyi mi açtın? Sakın aklından kötü bir şey geçirmiyor ol?” Endişeyle Volkan’ın yüzüne bakıyordu.
“Havalandırıyordum sadece,” diye cevapladı sakin bir sesle.
“Ha, tamam o zaman. Ama sakın ha! Kendini pencereden atarsan, Ezgi’yi bir daha asla göremezsin. İntihar büyük günahtır. Allah sizi cennette bir araya getirmez.”
“Her şey yolunda, Ayşe Teyze.” Volkan onu zar zor gönderdi. Ama pencereden atlama hevesi geçmişti. O günahın affedilmediğini duymuştu.
Gece boyu düşündü. Sabah olunca bir çantaya birkaç eşya atıp Ezgi’yle birlikte sonsuza kadar kaldıkları fotoğrafı aldı. Biriktirdiği para kalmamıştı, hepsi tedaviye gitmişti. Sandalyeye atılmış sabahlığa takıldı gözü. Hızla arkasını döndü ve çıktı. Kapıyı kilitleyip komşusunun zilini çaldı.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu, omzundaki çantayı görünce.
“Anneme. Burada duramıyorum. Yoksa kendimi içkiye veririm.”
“İyi yapıyorsun. Uzun süreli mi?” Komşusu gözlerini kısarak baktı.
“Bilmiyorum. Evime göz kulak olur musun?” Volkan anahtarı uzattı. “Telefon numaram sende, bir şey olursa ara. Gitmem gerek.” El sallayıp hızla merdivenlerden indi.
Arabada bir süre oturup düşüncelerini topladı. Sonra kontağı çevirip arka yoldan çıktı. Otoyolda gaza yüklendi ve hızla ileri atıldı. Bir an direksiyonu bırakıvermek geçti aklından… Ama sonra masum insanların ölebileceğini hatırladı.
Son aylarda ilk kez hafiflemiş ve özgür hissetti. Memleketinin dar, kirli sokakları şaşırttı onu. Genelde yazın gelirdi, ağaçların yaprakları her yeri güzelleştirirdi. Küçük bir taşra kasabasının bahar çamurunu unutmuştu.
İşte ev. Volkan arabayı ön bahçenin önünde durdurup indi. Bahçe kapısının menteşeleri acıyla gıcırdadı. Kapıya koşup gelen misafiri tanımaya çalışan annesi, ellerini çırpıp ona sarıldı.
“Oğlum, Volkan’ım! Nasıl yani? Hiç haber vermedin. Yalnız mısın?”
Annesine sarıldı, tanıdık kokusunu içine çekti. Kalbi sıcaklık ve şefkatle doldu. Tüm gözyaşlarını cenazede döktüğünü sanıyordu, ama şimdi gözlerinin nemlendiğini hissetti.
Uzun uzun konuştular, hal hatırAnnesinin evinde geçirdiği günlerin ardından, Volkan artık yaralarını sarmaya başladığını fark etti ve hayatın ona bir şans daha verdiğini düşünerek Ezgi’nin hatırasını kalbinde taşıyarak ileriye bakmaya karar verdi.




