Hiçbir Şey İçin Geç Değil

Eski günlerden bir hatıra, tam da gözlerimin önüne geldi şimdi…

“Anne, sen iyice çıldırmış olmalısın!”

Kızının sözleri Lale’nin ciğerine işlemişti, sanki bıçak saplanmış gibiydi. Acı veriyordu. Sessizce patates soymaya devam etti.

“Zaten herkes bize parmakla gösteriyor, bir kadın aklını kaçırmış, eğer babam olsaydı neyse, o erkek ama sen! Sen bir kadınsın! Ocak başının bekçisi! Utanmıyor musun?”

Lale’nin gözünden bir damla yaş süzüldü, eline düştü, ardından ikincisi… Yakında gözyaşları hiç durmadan akmaya başladı, ama kızı hâlâ köpürüyordu.

Eşi Kemal, sandalyede iki büklüm oturmuş, dudaklarını büzüp omuzlarını çökmüş haldeydi.

“Babam hasta, sen ne yapıyorsun? Onun bakıma ihtiyacı var.” Kemal hıçkırdı. “Böyle mi yapılır? Anne? O sana gençliğini verdi, onunla bir çocuk büyüttün, şimdi ne oluyor? Hasta düşünce, sen kaçıp gidiyorsun öyle mi? Olmaz canım, böyle şey yapılmaz…”

“Nasıl yapılır peki?” diye sordu Lale.

“Ne? Dalga mı geçiyorsun? Babana bak… alay ediyor.”

“Sen bana, Ayşe, sanki düşmanınmışım gibi davranıyorsun… Babana ne çabuk sahip çıktın birden…”

“Anne! Ne saçmalıyorsun, kendini zavallı gösterme! Dayanamıyorum artık… Şimdi büyükanneleri ararım, gelsinler, seninle konuşsunlar, rezillik bu!”

“Biliyor musun,” diye döndü Ayşe babasına, “Üniversiteden çıkıyordum, onlar… parkta kolkola geziyorlardı… Adam ona şiirler okuyor, herhalde kendi yazdığı şiirler, öyle değil mi anne? Aşk şiirleri tabii!”

“Çok kötüsün, Ayşe, hem kötü hem cahil. Gençliğin verdiği bir şey bu…”

“Bak! Pişmanlık bile yok! Tamam, ben büyükanneleri arıyorum, gelsinler seninle konuşsunlar, babamla bizim gücümüz kalmadı.”

Lale sessizce doğruldu, ev kıyafetinin kırışıklıklarını düzeltti, görünmez tozları silkeledi. Ayağa kalktı.

“Peki, sevgililerim, ben gidiyorum.”

“Nereye, Laleciğim?”

“Senden ayrılıyorum, Kemal…”

“Nasıl ayrılıyorsun, nereye… Peki ya ben? Ben ne yapacağım?”

Kızı ise telefonla birilerine sinirle bağırıyordu.

“Ayşeee, Ayşee!” Kemal ağıt yakar gibi inledi.

“Ne oldu baba? Belin mi? Neren ağrıyor?”

“Of, of… Ayşe… annen… gidiyor dedi.”

“Nasıl gidiyor? Nereye? Anne… yaşında başında ne yapıyorsun?”

Lale hafifçe güldü. Eşyalarını valize düzgünce yerleştiriyordu. Aslında çoktan gitmek istemişti ama Kemal hastalanmıştı, bel fıtığı tutmuş, zavallı adam kıvranıyordu…

“Lale… galiba fıtık var…”

“MR’da çıkmamıştı.”

“Ah, o doktorlar ne anlar ki… Bak, bilerek söylemiyorlar.”

“Öyle mi? Neden?”

“Sonra daha çok para almak için! İş yerindeki Necati’de de aynısı oldu… Fıtık dediler, ilaçlar, kremler… Sonra bak bakalım, öyle bir fıtık çıktı ki, ismini bile duymamıştım!”

O zaman Lale sessizce işine devam etmiş, gitmemişti, zavallıyı bırakamamıştı. Ama şimdi…

“Ne kadar ömrün kaldı ki, Lale,” diyordu arkadaşı Gül’ün sesi, “Sen onlar için kürek mahkûmu gibi çalışıyorsun. Kemal’den ne güzellik gördün ki? Hiç!” diye masaya vurdu Gül.

“Gençliğinde deli gibi gezerdi, herkes bilir… Berbere götürdüğü kadını hatırlıyor musun? Neydi adı… Mine!”

“Evet, Mine, çikolatalı süt kutusundaki inek gibi! Sen iki işte çalışırken, o kanepeye yapışmıştı. Kemal’in kaplıcaya ihtiyacı var, deniz havası almalı, hemen uçuyor, sen ise önce kaynananın bahçesine, sonra annene… Peki ya senin kırk yaşında bacağını sürüye sürüye yürümen? Normal mi bu?”

“Gül,” diyecek oldu Lale, “Ama Kemal…”

“Neymiş Kemal? Başka mı hamurdan yapılmış? Ah, tabii, o kutsal erkek varlığı! Başka adamlar nasıl çalışıyor, bir görsen… Ama senin ki tam tersi, sen didiniyorsun, o ise rahatına bakıyor.”

“Gül,” diyecek oldu Lale utangaçça, “Sana hep sormak istedim… Sanki Kemal’den nefret ediyorsun… Sanki sana bir şey yapmış gibi. Yıllardır ondan uzak duruyorsun, bayramlarda bile bir araya gelmiyoruz…”

Lale sordu ama cevaptan korkuyordu, ya aralarında bir şeyler olduğunu söylerse diye…

“Tamam, söyleyeceğim…”

Lale buz kesildi.

“Senin aptal herifini sevecek ne yaptı bana, anlıyor musun? Hayatım boyunca unutamadım, nasıl pis elleriyle üzerimde gezindiğini… Hatırlıyor musun, gençken ölü gibi uyurdum, top atsan uyanmazdım. Kemal’in doğum günüydü, bahçede kutlamıştık, ben de fazla içmiştim, uyuyakalmışım. O sırada Murat’la yeni tanışıyorduk. Sen bana odada yat dedin… Uyandığımda nefes alamıyordum, o pis herif eliyle ağzımı kapatmış, diğeriyle üzerimde geziyordu! Nasıl kurtuldum bilmiyorum, suratını parçaladım, sen hatırlamazsın herhalde, kedinin üzerine attı kendini… En kötüsü ne biliyor musun? Annesi yanımdaki yatakta uyuyor gibi yapıp her şeyi izliyordu! Sonra bana çıkıştı, benim Kemal’i baştan çıkardığımı söyledi. Sana anlatacağımı söyledim, güldüLale o gün, bavulunu alıp çıktığında, hayatına yeniden başlamanın hiç de geç olmadığını anladı.

Rate article
Lifequest
Hiçbir Şey İçin Geç Değil