Fareler ve Masalın Gücü

**Ayşe ve Farecikleri**

Bir gün parkta oturmuş, kuşlara ekmek atan küçük bir kız gördüm. İsmi Ayşe’ydi. Üçüncü karşılaşmamızda, bana kendimi hatırlattığını fark ettim.

Aile parçalanmıştı. Annesi yeni bir evlilik yapıp başka bir ülkeye taşınmış, babası ise başka bir kadınla yaşıyordu. Ayşe’nin anlattığına göre, babasının eşi Elif’ten bir erkek kardeşi olmuştu, adını Emre koymuşlardı.

O küçük kıza baktıkça kendimi görüyordum. Ona nasıl yardım edebilirdim? Nasıl yapardım ki, ileride otuz beş yaşına geldiğinde böyle yazılar yazmasın?

“Ayşe, ben bir sanat atölyesinde çalışıyorum. Resim yapmayı öğrenmek ister misin?” dedim.

“Evet!” diye hevesle başını salladı.

Onu evine kadar götürdüm ve gencecik, yorgun görünen adımla konuştum: “Kızınız atölyemize gelebilir. Ücretsiz, sadece ailenin izni gerekli.” Yalan söylüyordum. Çünkü onun üvey anne olduğunu biliyordum.

“Ben annesi değilim, ama eşim gelince konuşuruz,” dedi.

Ertesi gün Ayşe atölyeye geldi. Ona rehberlik etmeye çalıştım. Gerçekten yetenekliydi, hem resim yapıyor hem de şarkı söylüyordu. Diğer öğretmenlerle anlaştım, Ayşe’yi her fırsatta destekledik.

“Bu imkânsız!” demeyin. İstek varsa, her şey mümkündür.

Ona bende olmayanı vermeye çalıştım: sevgi, sıcaklık, evrenin bir parçası olduğunu hissettirmek. Biz birbirimize kenetlendik. Babası ve üvey annesi, beni öğretmen sanıyorlardı. Acaba saf mıydılar, yoksa umursamaz mı?

Ayşe, babasının geçmişinden kalan bir hatıraydı. Annesi uzaktan para yolluyor, yılda bir gelip gidiyordu ama onu asla yanına almıyordu. Çünkü yeni kocası, başka çocuk istemiyordu. Ve baba… sanki Ayşe’yi seviyor gibiydi, ama aslında onu bir yük gibi taşıyordu.

Atölyedeki herkes Ayşe’yi seviyordu. Ama evde nasıldı? Belki de orada huysuz, öfkeli bir çocuktu. Kimsenin istemediği, herkese engel olan biri… tıpkı benim gibi.

“Zeynep, neden Murat’la evlenmiyorsun?” diye sordu bir gün.

“Ne? Nereden çıktı bu?”

“Herkes biliyor ki o seni seviyor. Ama sen biraz… Karlar Kraliçesi gibisin.”

Ben bu işi gönülden yapıyordum. Kendimi iyileştirmeye çalışıyordum. Ama kendime yardım edemiyordum. Bloğu açtım, her şeyi anlattım çünkü yardıma ihtiyacım vardı. Başkalarını kurtarmaya çalışırken, kendimi unutmuştum.

Ayşe’de, yardıma muhtaç küçük kızı gördüm. Ben de denemiştim, ailemle ilişkilerimi düzeltmeye çalışmıştım. Ama babam cesaretini toplayıp, “Artık aramayacaksın, gelmeyeceksin!” demişti. On üç yaşında, kendimi çirkin ve sevilmeye değmez sanıyordum.

“Babacığım, ben senin öz kızınım, Seda ise üvey,” diyebilmiştim.

“Anlasana, onun ergenlik dönemi zor geçiyor. Ona sevgi göstermemiz lazım.”

Evet, baba. Tabii.

Annem, üvey babam ve ağabeyim… Onlar kendi dünyalarında yaşıyorlardı. Ben odaya girdiğimde gülmeyi kesiyorlardı. Beni görür görmez mutlu oluyormuş gibi yapıyorlardı ama hissettikleri şey belliydi: yabancı birinin varlığı onları rahatsız ediyordu.

Hep yalnızdım.

Babam, Seda’nın derslerinin kötü olduğundan şikayet ederdi. Ben de mükemmel olmalıydım, belki o zaman fark ederdi. Etmedi.

Psikolog olmaya karar verdim, belki o zaman beğenirdi. Öyle olmadı. Hayatımdan silindi.

Hep sevilmek için uğraştım. “Uygun” biri olmaya çalıştım. Annem arkadaşlarına, “Zeynep ne kadar uslu, ne rahat çocuk!” diye övünürdü. Ama ben asla ilişki kuramadım. Çünkü… aşırı sevgimle, şüphelerimle, kıskançlıklarımla erkekleri boğdum.

Ayşe sayesinde yeniden öğreniyorum. Onunla birlikte, hayatı doğru yaşamanın yollarını keşfediyorum.

Bir akşam bloğuma yazı yazdım. Mükemmel ya da akıllıca değildi ama gerçekti.

**Bazen kendimize giden yol, başkasından geçer.**

Ayşe, babası ve üvey annesiyle kelime oyunu oynamış. Kazanmış. Sonra hep birlikte gözleme yapmışlar.

“Zeynep,” dedi gözleri parlıyarak, “Elif bana kızı gibi olduğunu söyledi!”

Boğazım düğümlendi.

“Neden böyle oldu biliyor musun?” diye sordum.

“Çünkü sen bana öğrettin. İnsanda iyiyi görürsen, o da bunu hisseder.”

İşte o an anladım: Ben de değiştim. Ayşe sayesinde. Ona verdiğim sevgi, ilgi ve “yanında olmanın” bile bir şey ifade ettiğini görmek…

Bir gün, Ayşe’nin tavsiyesiyle annemi ziyarete gittim. Arabada, onun yaptığı farecik sallanıyordu.

Bahçe hâlâ aynıydı. Kapıyı çalmaya cesaret edememiştim ki annem çöp atmak için dışarı çıktı. Şaşırdı.

“Zeynep?”

“Merhaba, anne.”

İçeri girdik. Mutfak aynıydı: beyaz perdeler, çatlak bardaklar. Ama annem yaşlanmıştı.

“Neden geldin?” diye sordu sonunda.

“Çünkü… artık kızgın olmaktan yoruldum.”

Konuştuk. Uzun uzun.

“Psikolog mu oldun?”

“Evet.”

“Ben boş iş dediydim.”

“Haklı olabilirsin. Ama yanılma hakkSonra annem bana sarıldı ve o an anladım ki, sevgi hiç bitmez, sadece bazen unutulur.

Rate article
Lifequest
Fareler ve Masalın Gücü