Bak, şu hikaye ne güzelmiş. Hemen sana Türk kültürüne uygun hale getireyim.
Ayşegül işten çıktıktan sonra markete uğradı. Yılbaşına dört gün kalmıştı ama buzdolabı bomboştu. Hiçbir şeye yetişemiyordu. Üstelik süslenmiş bir çam bile yoktu evde.
Buz gibi bir rüzgar esiyordu. Yağmurdan sonra ıslak kaldırımlar donmuş, kaygan bir buz tabakasına dönüşmüştü. Bir de üstüne topuklu bot giymişti şansına! Şimdi de küçük adımlarla yürüyor, düşmemeye çalışıyordu. Sokak lambaları her zamanki gibi hepsi yanmıyordu, kışın erken gelen karanlıkta yol iyi görünmüyordu. Ağır poşetler elleri çekiyor, avuçlarını acıtıyordu. Bacak kasları gerilmekten ağrımıştı. “Neden bu kadar çok şey aldım ki? Yarın yarısını da alabilirdim,” diye söylendi kendi kendine.
Durağa gelince ağır poşetleri dar bankın üstüne koydu. Üşümüş, uyuşmuş parmaklarını ovuşturdu. Poşetlerin yanına oturup yüklü bacaklarını dinlendirdi, ellerini paltosunun ceplerine soktu. Rüzgar burada da onu rahat bırakmadı.
Yolda geçen arabalara bakıyordu. Böyle bir havada sıcacık bir arabanın içinde oturmanın ne kadar güzel olacağını düşündü. Uzun zamandır kendi arabasını hayal ediyordu ama kredi çekmeye korkuyordu. Şimdi ise pişmandı.
Durağa bir otobüs geldi. Kapılar tıslamayla açıldı, insanlar indi ve evlerine doğru yürüdüler. Kimse Ayşegül’e bile bakmadı.
Tam kalkacaktı ki bir inilti duydu. Etrafına baktı ama durakta ondan başka kimse yoktu. Kısa bir süre sonra inilti yeniden, bu kez çok yakından duyuldu. Ayşegül banktan fırladı. Geçen arabaların farları, bankın arkasındaki köşede karanlık bir şeyi aydınlattı.
İlk anda oradan kaçmak istedi. Ama sabaha kadar kimsenin bu adamı bulamayacağını, böyle bir soğukta donup ölebileceğini düşündü, hele de sarhoşsa…
Çantasından telefonunu çıkardı ve durağın köşesine fener tuttu. Hemen gözüne siyah bir palto ve parlak, şık ayakkabılar çarptı. Evsizler böyle giyinmezdi.
Yüzüne ışık tuttu. Adamın kirpikleri titredi ama gözlerini açmadı. Görünüşe göre genç, bakımlı, şık giyimli biriydi. Ayşegül eğildi ama alkol kokusu almadı.
“Hey, kötü müsünüz? Kalkın, donacaksınız,” diyerek omzundan itti.
Adam tepki vermedi.
Fazla düşünmeden 112’yi aradı ve durumu anlattı.
“Bekleyin,” dedi operatörün yorgun kadın sesi.
Ayşegül telefonunu kapatıp ellerini paltosunun ceplerine soktu, serçe gibi büzüldü. Üşümüştü. Peki ya yerdeki adam? Belki de gitmeliydi? Ama ambulansın ne zaman geleceği belli değildi, iyi giyimli bir adamı soyabilirlerdi…
Tam dişleri birbirine vurmaya başlamıştı ki ambulans durağa yanaştı. İçinden mavi üniformalı bir erkek ve bir kadın çıktı.
“Şurada, köşede,” diye gösterdi Ayşegül.
Sağlıkçılar adamın başında eğildiler. Durağa yine bir otobüs geldi. İçinden iki kişi indiAyşegül kapıyı açtığında gözlerine inanamadı çünkü karşısında duran, elinde bir kutu baklava ve gülümseyen yüzüyle o gün kurtardığı adam, Murat’tı.




