Ayşe sabah kendini pek iyi hissetmiyordu. Pencereden kar yağıyordu. Dün markete gittiği için içi rahattı, yoksa bugün karlı yollarda yürümek zorunda kalacaktı ki bu onun ağrıyan bacakları için çok zor olurdu. Üstelik tansiyonu yine yükselmiş gibiydi. Ayşe hapını içti, kanepesine uzanıp gözlerini kapattı.
“Niye yatıyorum ki? Mercimek çorbası yapmalıyım,” diye düşündü, ama kalkacak hali yoktu.
Her sene olduğu gibi, bu sene de yılbaşında oğlu Mehmet ve gelini Elif öğle yemeğine gelecekti. Eskiden, küçük Murat da varken, torunuyla birlikte gelirlerdi. Her seferinde kapıdan girer girmez sorardı: “Anne, mercimek var mı? Salatalardan bıktık artık.” Ayşe biraz daha dinlenip mutfağa geçmeye karar verdi. Vakti vardı. Kendini dinledi. Başı biraz hafiflemiş gibiydi.
Ayşe gözlerini açtı ve duvardaki kocasının fotoğrafına baktı. Onu özellikle öyle asmıştı ki uykuya dalarken ve uyanırken hep görsün. Yedi yıl geçmişti, ama hâlâ alışamamıştı. Sık sık anılarını tazeler, resmine bakarak onunla konuşurdu.
“Sensiz çok zor, Ahmet,” diye fısıldadı.
“Hatırlıyor musun, benim doğum günümde işten eli boş geldiğini? Çiçekleri askılıkta duran pardösünün altına saklamıştın. Yavaş yavaş soyunmuştun ki ben sana neden bu kadar oyalandığını sorayım diye…
Sonra maaşını kaybettiğini söylemiştin. Bana hediye almak için mağazadayken birisi cüzdanını çalmış. O zaman sana ne kadar kızmıştım. Ama içimde bir his, senin o muzip karakterini bilirdim, yine de tuzağına düşmüştüm.
Ne inatçı bir adamdın, aklına koyduğunu yapardın. Ben de o ay nasıl geçineceğimizi düşünüyordum.
Misafirler geldi: oğlumuz Mehmet, gelin Elif, arkadaşın Mustafa ve eşi, bir de benim arkadaşım Aysel. Sofraya oturduk, şaraplar döküldü, sen bir kadeh kaldırdın… Sonra bana küçük bir kutu uzattın, içinde altın küpeler vardı. O gün ellinci yaşıma girmiştim. Nasıl da öfkelenmiştim, neredeyse o kutuyu fırlatacaktım sana. Ama sen sadece gülüyor, beni yine şaşırttığın için seviniyordun.” Ayşe, Ahmet’in fotoğrafına küçümseyerek baktı.
“Ya anahtarları kara düşürdüğün günü hatırlıyor musun? Ne kadar da aramıştık birlikte. Komşular bile yardıma gelmişti. Sonra sen fırlatmıştın ki ben bulayım. Kaç kere sordum, itiraf etmedin. Komşuların yanında rezil olmaktan mı korktun? Onlar anlamazdı. Sadece bana değil, çocuklara da yapardın bunları…” Ayşe, Ahmet’le sessiz bir konuşma yürüttü.
Ahmet, duvardan ona dikkatle bakıyordu. Nadir bir fotoğraf, çünkü genelde o şakacı gülümsemesi vardı. Ayşe iç çekti ve kanepeye oturdu. Başı biraz daha iyiydi.
Mutfakta mercimek çorbasını hazırlamaya başladı. Her hareket dizlerindeki ağrıyı tetikliyordu. Yemek yaparken geçmişi hatırladı…
***
Sıcak bir ağustos günüydü. Genç Ayşe beyaz gelinliğiyle aynanın karşısında oturuyordu. Arkadaşı Aysel saçlarını yapıyordu. Şehirde kuaförlük okumuştu. Ayşe yerinde duramıyordu; bir an gülümsüyor, bir an dalıp gidiyordu.
Damat gelmek üzereydi, ama o hâlâ annesini dinleyip doğru karar verip vermediğinden emin değildi.
“Mehmet’in ailesi sağlam, işleri yerinde, kendisi de çalışkan. Köyümüzde başka kime varacaksın ki? Şehirli erkeklerin kendi kızları var,” diye ikna etmişti annesi.
Ve Ayşe kabul etmişti. Yirmi yaşındaydı, evlenme vakti gelmişti. Aysel gelinliğini, Mehmet’i övüyordu, ama Ayşe’nin gözleri doldu. Pencereden gelen motor seslerine kulak veriyor, acaba arabaları geçiyor mu diye merak ediyordu. Her geçen araba biraz rahatlatıyordu onu.
Sonra motor sesi kesildi, arabanın kapısı çarptı. Ayşe irkildi ve gerildi. Kalbi, yakalanmış bir kuş gibi hızla çarpmaya başladı.
Aysel kapıya koştu, damattan gelin parası isteyecekti. Annesi zaten kapının önünde bekliyordu…
Ama Ayşe’nin aklı bir gelinin düşünmesi gereken şeylerde değildi. Annesinin onu dün bakkala gönderdiğini, orada Ahmet’le karşılaştığını hatırladı. Askerden sonra köye dönmemiş, direkt şehre çalışmaya gitmişti. Yıllardır görmemişti.
Olgunlaşmıştı. Yakışıklı denemezdi, ama bakımlı bir genç olmuştu, tam bir şehirli gibiydi. Ayşe onun dik dik bakışlarından utandı, kızardı, gözlerini yere indirdi.
“Geç kaldın delikanlı. Boşuna bakma ona. Onun kısmeti sen değilsin. Yarın evleniyor,” demişti bakkal teyze Emine.
“Ona bakalım,” diyerek sırıtmıştı Ahmet, gözlerini Ayşe’den ayırmadan.
Ne aldığını, nasıl ödediğini hatırlamıyordu. Sokağa fırladı ve ancak orada rahat nefes alabildi. O andan sonra onun bakışlarını unutamadı.
Ayşe kulak kabarttı. Damat niye bu kadar uzun sürüyordu? Birden kapı açıldı. Eşikten Mehmet değil, Ahmet adım attı.
Ayşe yerinden fırladı, kalbi öyle hızlı atıyordu ki neredeyse göğsünden çıkacaktı. Annesi Ahmet’in kolundan tutmuş, içeri girmesini engellemeye çalışıyordu. Aysel ise şaşkınlıkla olanları izliyordu. Ahmet sonunda annesinin elinden kurtuldu ve Ayşe’ye yaklaştAhmet ona uzandı, yıllar önce olduğu gibi kollarına aldı ve kapıya doğru yürüdü, Ayşe’nin kalbi artık korkuyla değil, bir zamanlar olduğu gibi sıcak bir sevinçle çarpıyordu.




