Kasım’da Papatyalar
Elif bornozunu sıkıca sarıp pencereye yaklaştı. Ağaçlarda neredeyse hiç yaprak kalmamıştı. İnce, beyazımsı bir örtü, solmuş çimenleri ve komşu evin çatısını kaplamıştı. Dün akşam hafif bir yağmur yağmış, gece de hafifçe don yapmıştı. Kasımın kasveti, uzun ve dipsiz bir kışın habercisiydi.
Elif derin bir nefes aldı. Pencerenin ardındaki hüzün, kalbindeki hüzün… Bütün hafta sonunu evde yalnız geçirecekti. İçi burkuldu…
***
O zaman da Kasım ayıydı. Öğle arasında Elif, ofisin karşısındaki paket servis yapan kafeye koşmuştu. Kız arkadaşlarıyla sırayla yemek almaya giderlerdi. Hafif yağmur yağıyordu ama Elif şemsiyesini almamıştı; şemsiye taşırken poşetlerle uğraşmak zordu.
Yolda tek bir araba bile yoktu. Elif, yaya geçidine güvenle adım attı. Burası oldukça sakin bir sokaktı, ışıksız bir geçitti. Köşeden fırlayan siyah bir jipi görmemişti. Fren sesini duyduğunda donup kaldı, başını omuzlarına çekti ve ellerini yüzüne kapattı.
“Ölümü mü arıyorsun? Canından mı bıktın?” diye öfkeli bir ses yükseldi.
Elif ellerini yüzünden çekip gözlerini açtı. Jipin yanında duran genç adam, kara gözlerinde öfkeyle ona bakıyordu.
“Etrafına bakmalısın. Eğer tekerlekler altında can vermek istiyorsan, ana caddede yürüseydin,” diye söylendi.
Elif’i asıl şaşırtan, adamın kaba sözleri değil, görüntüsüydü. Uzun boylu, açık siyah paltolu, kararlı çenesi şık bir sakalla belirginleşmiş… Rüyaları süsleyecek türden bir adamın karanlık gözleri, şimdi ona öfkeyle parlıyordu.
“Yani sizce lüks arabanız var diye insanlar önünüzden kaçmalı mı? Burada trafik ışığı bile yok. Yol bomboş. Hiçbir kural çiğnemedim, yaya geçidindeydim. Köşede hızınızı düşürmeliydiniz. Burası insanların yürüdüğü bir yer,” diye karşılık verdi.
Adam dikkatle Elif’e baktı.
“Gerçekten acelem vardı. Eğer bir şeyin yoksa, gidebilirim. Özür dilerim,” dedi ve omzundan savurduğu bu son sözle arabasına yöneldi.
Elif’i uzun süre titremeler aldı; az kalsın ezilecekti, üstüne bir de bağırılmıştı. Ertesi gün yağmur yağmıyordu. Elif kafeye giderken acele etmedi, yaya geçidine dikkatle basarak geçti. Birden yakındaki park etmiş jibin kapısı çarpıldı ve Elif hemen geri çekilerek kaldırıma sıçradı. Aynı adam arabadan çıkmış, ağır adımlarla ona doğru geliyordu, gülümsüyordu.
“Aman Tanrım, şimdi ne istiyorsun? Geçebilirsin, ben beklerim,” dedi Elif, hem gergin hem de bu yakışıklının gülümsemesinden etkilenmişti.
“Özür dilerim. Seni bekliyordum. Dünkü yanlış anlaşılmayı düzeltmek istiyorum. Belki birlikte bir şeyler yersiniz? Hem telafi, hem de barışma niyetine,” dedi, bembeyaz dişleriyle gülümseyerek.
“Bugün acele bir işiniz yok mu?” diye kuşkuyla sordu Elif.
Kafede oturdular ve o anda dünyadaki her şeyi unuttu. İlk fark ettiği şey, adamın yüzüğündeki evlilik halkasıydı. Evliydi. Kalbi sıkıştı; iki kızı olan bir avukattı. Telefon numarasını istedi ve hemen arayarak Elif’in de kendi numarasını kaydetmesini sağladı. “Her ihtimale karşı,” dedi. Hukuki bir ihtiyacı olursa aramasını rica etti.
Elif onu aramayı düşünmedi. Ama iki gün sonra o aradı ve şehrin öbür ucundaki, tanıdık yüzlerle karşılaşma ihtimalinin en az olduğu bir kafeye davet etti.
“Çok tanıdığım var, dedikodu istemem,” diye açıkladı.
Nasıl olduysa, bir süre sonra evine gelmeye başladı. Nadiren, hep sürpriz bir şekilde ve kısa süreliğine. Hafta sonları ise Elif yine yalnızdı ve onu özlüyordu. Tatillerde de öyle… Zaten baştan söylemişti: “Karımı terk etmem, çocuklarımı çok seviyorum, asla bırakmam.”
Elif’in dilinde hep bir soru takılıp kalıyordu: O zaman neden bana geliyorsun? Ama aptal görünmekten ve ilişkilerini bozmaktan korkuyordu. Âşık olmuştu ve ona sunduğu o küçük mutluluk kırıntılarına razıydı. Hem de erkeklerle ilişkisi konusunda çok deneyimsizdi.
***
Cumartesi, Elif yatakta uzun süre debelendi. Acele edecek bir şey yoktu, kendine çeki düzen vermesi için kimse yoktu, zaten bütün gün evde oturacaktı. Bornozuyla pencerenin önünde, saçlarını bile taramadan dikildi. Kapı çaldığında, aynaya bile bakmadan açmaya gitti.
Mehmet bir kasırga gibi içeri daldı, onu sıkıca sarıldı, aralıklı öpücükler eşliğinde “Yarım saatim var,” dedi… Geldiği gibi aniden gittiğinde, Elif duş aldı ve yeniden pencereye yöneldi. Yerdeki beyaz örtü erimiş, asfalt yağmurdan sonraki gibi ıslak görünüyordu.
“İşte aşkın böylesi. Yine yalnızım. Hep böyle… Bir kasırga gibi gelir, konuşmaya bile vakit kalmaz, sonra yok olur. Ama o zamanını bana ayırdı, hafta sonu olmasına rağmen. Bu bile çok şey,” diye avuttu kendini. Yüreği hâlâ hızla çarpıyor, bedeni sıcak dokunuşların ve öpücüklerin hatırasıyla titriyordu. Elif kollarını kendine doladı.
İlk kez değildi bu düşünce: Peki sonrası? Bu ne kadar sürecek? Bir gelecek umMehmet’in aşkı bir rüyaydı, ama gerçek sevgiyi beklemeye değerdi.




