Sabahın erken saatlerinde, pazar gününün dinginliğini Emre’nin telefonu bozdu. Uykulu gözlerle cep telefonunu kaptı, ekranın karanlığına baktı. Ancak bu kez ses kapı zilinden geliyordu. Emre bir anda yataktan fırladı, üzerine bir şeyler geçirdi ve kapıya koştu. Herkes bilir ki sabahın bu saatinde kapıyı bu kadar ısrarla çalan birinin mutlaka bir derdi vardır.
“Selam! Hâlâ uyuyor musun? Donup kaldın, dostunu görmek seni mutlu etmedi mi?” Kapıda, üniversiteden arkadaşı Cem Karahan duruyordu. “İçeri girebilir miyim?”
“Cem?! Ne rüzgârlar attı seni buraya?” Emre arkadaşını sıkıca kucakladı ve içeri çekti. “Hiç haber vermedin, şeytan herif. Beni nasıl buldun?”
“Annenlere uğradım, adresi verdiler. Ayrıldığını ve buraya taşındığını da onlar söyledi. Ben de yolum buraya düştü, seni görmek için biletimi buna göre ayarladım. Hadi göster, nereye oturacağız?”
“Mutfağa geç, ben biraz temizleneyim. Çaydanlığı koy!” diye bağırdı ve banyoya kapandı.
Emre mutfağa girdiğinde masada kırmızı şarap şişesi duruyor, Cem ise peynir dilimliyordu.
“Kusura bakma, biraz ev sahipliği yapayım dedim. Buzdolabın bomboş. Açlık grevine mi girdin? Dostlar böyle zamanlarda lazım işte,” diyerek nasihat verir gibi konuştu, dikkatle sandviçleri hazırlıyordu.
“Şarap mı? Sabah sabah?” Emre şişeyi çevirip etiketine baktı.
“Kim engel olabilir ki? Sadece bir yudum, sohbetin tadını çıkarmak için.”
Birkaç kadeh içtiler, sandviçlerini ve menemenlerini yediler. Ve anılar… Ah, o anılar…
Cem üniversitedeyken iyi bir evlilik yapmıştı.
“Kayınpeder emekli oldu, şimdi inşaat şirketinin başındayım. Evet, kıskanabilirsin. Büyük oğlum liseyi bitiriyor, küçük yedinci sınıfta. Kısacası, hayat güzel,” diye övündü Cem. “Senin haberlerini de aldım. O ‘Deniz Yıldızı’nı bulamadın mı hâlâ?”
“Onu hatırlıyor musun? Hayır, bulamadım.”
“Sakın bana yalnız yaşıyorsun deme,” diyerek Cem sandviçin son lokmasını ağzına attı.
“Oğlumla. Şu an Elif’in doğum gününe gitti. Dün aradı, birkaç gün içinde dönecek.”
O zaman arkadaşları Emre’yi Elif’le evlenmemesi konusunda uyarmışlardı. Ama Emre inat etmişti. Çünkü Elif ona Deniz’i hatırlatıyordu, arkadaşlarının ona taktığı isimle ‘Deniz Yıldızı’nı. Oğlu hemen Emre’ye “baba” demeye başlamıştı. Emre de çocuğa ısınmıştı. Ama evlilik uzun sürmedi.
Elif hemen yeniden evlenmişti. Yeni üvey babayla Can’ın arası hiç iyi olmadı. Sık sık Emre’nin yanına kaçıyordu. Elif eski kocasını, bilerek Can’ı kendine çekmekle suçluyordu. Bu tartışmalardan bunalan Emre, Antalya’ya taşındı.
“Can her yaz benimle kalırdı. Elif’in yeni bir çocuğu oldu, ona bakmaktan ona vakit ayıramadı. Liseyi bitirince de tamamen bana yerleşti,” diye anlattı Emre.
“Vay be. Pembe diziler sana taş çıkartır,” dedi Cem, şişedeki son şarabı paylaştırdı.
“Yok, artık her şey yoluna girdi,” diyerek bardaklarını kaldırdılar.
“Ben ummuştum ki onu bir gün bulacaksın. Öyle bir aşktı ki…” Cem derin bir iç çekti.
Emre sustu. Son zamanlarda o aşkı pek hatırlamıyordu ama Cem gelip eski yaraları deşmişti.
İstasyonda bir daha kaybolmamak için sözleştiler. Emre eve döndü, eski albümü çıkardı ve Deniz’in fotoğrafını buldu. Açgözlü bir şekilde ona baktı, o eski günlere kendini bıraktı…
***
Cem babasından eski bir araba istemişti ve üç arkadaş, Tarık’ın akrabalarını ziyaret etmek için güneye doğru yola koyuldular. Dersler başlamadan önce biraz tatilin tadını çıkarmak vardı.
Akdeniz’de şeftali, üzüm, incir toplama mevsimiydi. Gençlere hasat işinde çalışma teklif edildi. Öğrenci için fazladan para her zaman iyiydi. Sabahın erken saatlerinde meyveleri topluyor, öğle sıcağı bastırdığında serin sulara atlıyorlardı.
İşte orada Deniz’i gördüler. Kıyıda oturmuş, ufka dalıp gitmişti.
“Deniz Yıldızı kendi ‘Kaptan’ını bekliyor,” diye şaka yaptı Cem.
Onun bu sözüyle Deniz’e böyle hitap etmeye başladılar. Arkadaşlarının hepsinin sevgilileri vardı, sadece Emre uzun süredir kimseyle ciddi bir şey yaşamamıştı.
Cem ve Tarık çığlıklar atarak denize koşup uzaklaştılar. Emre ise kızın yanına yaklaştı.
“Kırmızı yelkenli bir gemi mi bekliyorsun?” diye şakayla sordu.
Kız gözlerini ona çevirdi. Gözlerinde öyle bir acı ve hüzün vardı ki Emre sözünü yarıda kesti. Kız tekrar denize döndü. Emre yanına oturdu, dizlerini kollarıyla sardı. Sanki kız onun varlığını bile fark etmemişti.
“Duydun mu?” diye sordu Emre, dalgaların sesine kulak vererek.
“Deniz konuşuyor,” diye cevapladı kız.
Emre şaşkınlıkla ona baktı. Kız, aklından geçeni sesli söylemişti. Öylece oturdular, sessizce dalgaları dinlediler. Arkadaşları yüzdükten sonra Emre’ye el salladılar. Emre isteksizce ayağa kalktı, şortlarını silkDeniz’in fotoğrafına son bir kez baktı, gözlerindeki hüznü içine çekti ve albümü sessizce kapattı, artık geçmişin hayaletlerinin peşinden koşmayacağını fark etti.




