Bugün başıma gelenleri yazmam gerekiyor. Her şey dün sabah otobüs terminalinde başladı. Güneşli bir gün, kulaklığımdan gelen müzik eşliğinde yerleri paspaslıyordum. On yıldır bu terminalde çalışıyordum, burası benim ikinci evim gibiydi.
Aniden bir ses duydum: “Affedersiniz…”
Arkasını döndüğümde otuz beş yaşlarında, solgun gözüken bir kadın gördüm. Kıpkırmızı gözlerinden henüz ağlamış olduğu belliydi. Kucağında bir bebek, yanında iki çocuk daha vardı.
“Bir yardımım dokunabilir mi?” diye sorarak kulaklığımı çıkardım.
“İ-İstanbul’a gitmem lazım. Bilet alabilmem için yardım eder misiniz?” dedi titreyerek.
“Bir sorun mu var? Çok gergin görünüyorsunuz,” dedim.
Kadın tereddüt etti. “Kocamdan kaçıyorum… Sana bunu anlatmamalıyım ama o… iyi biri değil. Günlerdir ona ulaşamıyorum, söyledikleri ve yaptıkları beni korkutuyor. Kız kardeşimin yanına, İstanbul’a gitmek istiyorum. Cüzdanımı kaybettim. Lütfen yardım edin.”
Durumunu görünce dayanamadım. Son paramla bileti aldım.
“Yürekten teşekkür ederim,” dedi gözleri dolmuş bir şekilde.
“Çocuklarınıza iyi bakın,” dedim.
“Bana adresinizi verebilir misiniz?” diye sordu.
“Neden?”
“Size minnettarım. Lütfen…”
İsteğini kıramadım ve adresimi verdim. Otobüs hareket etti, kadın ve çocukları gözden kayboldu.
Mesaim bitince evime, kızım Ayşegül’ün yanına döndüm. Eşim bizi terk ettikten sonra hayatta tek dayanağım oydu. Ayşegül, yaşıtlarına göre çok daha olgun davranıyordu. Okuldan sonra saçlarını toplar, ev işlerine yardım eder, birlikte yemek bile yapardık.
O akşam da her zamanki gibi mutfakta şarkılar söyleyip yemek yaptık. Sonra kanepede oturup günümüzü anlattık. Ama ertesi sabah her şey değişti.
Ayşegül’ün sesiyle uyandım: “Baba! Kalk!”
Gözlerimi ovuşturdum: “Ne oldu, kızım?”
“Dışarıda garip bir şey var! Hemen gel!” diyerek kolumdan çekti.
Bahçeye çıktığımda onlarca kutu gördüm. Yanlış adrese geldiğini düşündüm, ta ki kutuların üzerindeki zarfı görene kadar. İçinde bir mektup vardı. Ayşegül kutuları açmaya başlamıştı bile.
“Merhaba! Dün yardım ettiğiniz kadınım. Size minnettarlığımı göstermek istedim. Bu kutular İstanbul’a götürmek istediğim eşyalarım, ama sizin satıp para kazanmanız için size bırakmaya karar verdim.”
Mektubu okurken porselen kırılma sesi duydum. Ayşegül bir vazoyu düşürmüştü. Önce sinirlendim, ama sonra kırıkların arasındaki parıltıyı fark ettim. Elime aldım, nefesimle buğu yapıp yapmadığına baktım. Buğu olmadı… Bu gerçek bir elmastı!
“Aman Tanrım! Zengin olduk!” diye bağırdım, gözlerim taşa dikiliydi.
“Bunu geri vermemiz lazım, baba!” dedi Ayşegül, kargo belgelerini inceledi. “Bu bizim değil!”
“İyi bir okula gidebilirsin artık!”
“Hayır, baba! Ya birinin son umudunu çalıyorsak?”
Israr ettim ama Ayşegül beni ikna etti. Geri verecekmiş gibi yaptım ama aklımda başka bir plan vardı. Antik bir dükkana gidip taşı değerlendirmek istedim.
Sahibi, Bay Demir, taşı inceledi: “Çok değerli bir parça. Kesimi, berraklığı… En az 1 milyon lira eder. Size sorabilir miyim, bunu nereden buldunuz?”
“Mir”Ama vicdanımın sesini dinleyip elması asıl sahibine iade ettik ve o gün bana en büyük servetin dürüstlük olduğunu öğretti.”




