— Anne, yeter artık! — Ayşegengin elindeki telefonu öyle bir fırlattı ki ekranı yanıp söndürdü. — Her gün aynı şey! Kahrolası her gün!
— Kızım, tatlım, bilerek yapmıyorum… — Sevgi Hanım, silik rakamları kalmış eski tuşlu telefonunu avuçlarında sıktı. — Yine unuttum. Hafızam artık hiç iyi değil.
— Unuttun ya! — Ayşegengin divandan fırladı, odanın içinde dolandı. — Anne, sana yüz kere anlattım! Telefon duyduğunda yeşil tuşa basacaksın. Yeşil olan! Kırmızıya değil, maviye değil, yeşil olana!
— Yeşil tuşa bastım…
— Hayır anne, kırmızı tuşa bastın çünkü ben kısa bip sesleri duydum. Bu, aramayı kapattığın anlamına geliyor!
Sevgi Hanım çok güçsüzce kızına bakıp sonra telefonuna baktı. Küçücük, siyah, tuşları bazen fazla küçük, bazen fazla parlak gelen bir alet. Bir zamanlar, tüm apartman dairesinin tek bir telefonu olduğu günleri hatırladı. Koridorda dururdu ve sırayla herkes kullanırdı. O zamanlar her şey daha kolaydı.
— Kızım, belki de bu telefona hiç ihtiyacım yoktur? — sessizce sordu. — Eskiden onsuz da yaşıyorduk.
— Anne! — Ayşegengin donup kaldı, öyle bir acıyla baktı ki, sanki korkunç bir şey duymuştu. — Nasıl ihtiyacın olmaz? Ya sana bir şey olursa? Ya endişelenirsem? Ya…
— Tamam, tamam… — Sevgi Hanım hemen kabullendi. — Öğrenmeye çalışacağım. Bana bir kez daha göster.
Ayşegengin annesinin yanına oturdu, telefonunu eline aldı. Uzun, bakımlı, ojesi yeni tazelenmiş parmaklarıyla tutuyordu telefonu. Sevgi Hanım’ın her zaman “fazla parlak” bulduğu bir ojeydi. Oysa kendi elleri, yaşlılık lekeleriyle, eklem yerleri şişmiş parmaklarla doluydu.
— Bak anne. Telefon çaldığında ekran yanıyor. Gördün mü? İşte burada, solda, yeşil telefon simgeli tuş. Bu “aramayı kabul et” demek. Sağdaki kırmızı olan da “reddet”. Aklında tut: yeşil — evet, kırmızı — hayır.
— Yeşil evet, kırmızı hayır, — diye tekrarladı Sevgi Hanım. — Ya karıştırırsam?
— Karıştırmazsın. — Ayşegengin derin bir nefes aldı. — Şöyle düşün: yeşil, çimen gibi, yapraklar gibi, hayat demek, iyi demek. Kırmızı, kan gibi, tehlike demek, kötü demek.
— Anladım. — Sevgi Hanım başını salladı, ancak çimenle kanın bununla ne ilgisi olduğunu anlamamıştı. — Peki sana nasıl telefon edeceğim?
— Anne, bunu da çok kez yaptık. Telefon defterindeki resmime basacaksın. Gördün mü, ayarladım ya? İşte benim fotoğrafım, altında “Ayşegengin kızım” yazıyor. Ona basınca telefon numaramı kendisi çeviriyor.
Sevgi Hanım ekrana baktı. Gerçekten de Ayşegengin’in fotoğrafı vardı — gülümseyen, genç, güzel bir fotoğraf. Şimdiki yorgun ve sinirlenmiş haline hiç benzemiyordu.
— Ya resmini nerede bulacağımı unutursam?
— Anne, listenin en üstünde zaten! Birinci sırada!
— Peki. Ya telefon bozulursa?
— Bozulmaz. — Ayşegengin şakaklarını sıktı. — Anne, bana daha kolay gelecek, buzdolabına numaranı büyük rakamlarla yazayım. Ev telefonundan ararsın.
— Ev telefonum yok ki. Sen de dedin ya, cep telefonu varken gerek yok diye.
— O zaman komşularından rica edersin.
— Hangi komşular? — Sevgi Hanım şaşkınlıkla baktı. — Onlarla konuşmam ki. Gençler, çalışıyorlar, zamanları yok.
— Anne… — Ayşegengin divana yığılıp yüzünü elleriyle kapattı. — Ne yapacağımı bilemiyorum. Her gün arıyorum, telefonunu açmıyorsun. Endişeleniyorum, bir şey oldu diye düşünüyorum. Geliyorum — bakıyorsun sapasağlamsın, sadece yanlış tuşa basmışsın.
— Özür dilerim kızım. Seni üzmek istemiyorum.
— İstemiyorsun biliyorum. Ama üzüyorsun işte.
Sevgi Hanım oturmuş, ellerine bakıyordu. Bir zamanlar bu eller tüm aile için yemek yapar, çamaşır yıkar, temizlik yapar, küçük Ayşegengin’i büyütürdü. Bu eller her şeyi yapabilirdi. Şimdi ise minicik bir kutuyla başa çıkamıyordu.
— Hatırlıyor musun, — aniden konuştu, — sen küçükken, babanla sana oyuncak bir telefon almıştık? Pembe, kocaman tuşları vardı. Saatlerce konuşurdun, sanki köydeki büyükannenle konuşuyormuşsun gibi.
— Hatırlıyorum. — Ayşegengin başını kaldırdı. — Onun rakamlarını öğrendim.
— İşte görüyorsun. Şimdi de ben öğrenmem gerekiyor. — Sevgi Hanım hüzünlü bir gülümsemeyle konuştu. — Her şey tersine dönmüş.
— Anne… — Ayşegengin ona yaklaştı. — Bir daha deneyelim. Ama yavaş yavaş. Şimdi sana telefon edeceğim, sen de açacaksın. Anlaştık mı?
— Anlaştık.
Ayşegengin telefonunu aldı, annesinin numarasını buldu, yeşil tuşa bastı. Sevgi Hanım’ın telefonu titreşti, ekranında kızının fotoğrafı belirdi.
— Bak anne, ben arıyorum. Fotoğrafımı görüyor musun?
— Görüyorum.
— Şimdi yeşil tuşa basacaksın. İşte şu.
Sevgi Hanım ekrana baktı. İki tuş vardı — yeşil ve kırmızı. Aklında yeşile basması gerektiği kalmıştı. Ama nedense eli kırmızıya gitti.
— Hayır anne, ona değil! — Ayşegengin annesinin elini yakaladı. — Şuna, yeşile!
— Evet, evet, özür dilerim. Yeşil olduğunu biliyorum.
Sevgi Hanım yeşil tuşa bastı. Telefondan bir sesO günün sonunda, Sevgi Hanım yavaşça telefonunu kucağına alıp kızının fotoğrafına dokundu ve “Artık daha çok çalışacağım” diye fısıldadı.




