Bir Varmış Bir Yokmuş – Boşanma Hikayesi
Emine, çaydanlığı ocağa koydu ve alışkanlıkla tezgahı sildi, oysa tertemizdi. Sabah ritüeli. Hüseyin, son aylarda alışıldığı üzere vedalaşmadan işe gitmişti bile. Sadece kapıyı çarpıp çıkmıştı. Eskiden mutlaka mutfağa uğrar, yanağına bir öpücük kondurur, tatlı bir şeyler mırıldanırdı. Şimdiyse… Şimdi aynı evi paylaşan iki yabancı gibiydiler.
Çaydanlık öttü. Emine, en sevdiği gül desenli fincanına kaynar suyu doldurdu. Hüseyin’in evliliklerinin birinci yıldönümünde hediye ettiği o fincan. Otuz iki yıl önce. Allah’ım, zaman ne çabuk geçiyordu…
“Anne, mavi kazağım nerede?” diye mutfağa dalan Sibel, büyük kızlarıydı. Yirmi sekiz yaşında hâlâ ailesiyle yaşıyor, kira parasından tasarruf ediyordu. “Dün yıkamanı söylemiştim ya!”
“Balkonda kuruyor. Sibel, artık kendine bir ev tutsan olmaz mı? Büyüdün artık sen…”
“Anne, başlama şimdi! Zaten başım sabah sabah ağrıyor.” Sibel, Emine’nin önceden hazırladığı cezveden kendine kahve doldurdu. “Bu arada, babam iyice garipleşti. Dün bütün akşam telefonda birilerine fısıldadı, ben içeri girince hemen kapattı.”
Emine irkildi. O da fark etmişti. Hem de sadece dün değil.
“İşle ilgili bir şey olsa gerek,” diye yalan söyledi kızına ve kendine.
“Hadi ama, anne! Gece on birde ne işi? O bir cerrah değil ya!” Sibel omuz silkti ve hazırlanmak için odasına koştu.
Emine, kendi karanlık düşünceleriyle baş başa kaldı. Hüseyin gerçekten tuhaf davranıyordu. Eskiden her şeyini anlatırdı: işini, mesai arkadaşlarını, hafta sonu planlarını. Şimdi ise ağzında lal kesilmiş gibiydi. Telefonunu ise bir öğrencinin karnesindeki zayıfı saklar gibi gizliyordu.
Akşam onun en sevdiği köfteleri yapmaya karar verdi. Belki yemekte eski günlerdeki gibi dertleşirlerdi. Sibel arkadaşlarına gitmiş, evde kimse yoktu. Samimi bir konuşma için en uygun zamandı.
Hüseyin, geç saatlerde, saat dokuz civarında eve döndü. Emine telaşlanmış, defalarca aramıştı ama telefonunu açmamıştı.
“Neredeydin? Merak ettim!” diye karşıladı onu holde.
“İşte kaldım. Acil bir rapor vardı.” Yüzüne bile bakmadan doğruca banyoya yöneldi.
“Hüseyin, köfte yaptım, senin en sevdiğin. Beraber yesek mi?”
“İstemem. Çok yorgunum.” Banyonun içinden gelen ses donuktu.
Emine koridorda bir süre öylece bekledi, sonra mutfağa döndü. Köfteler tavada soğuyordu. Masaya oturdu, bir fincan çay demledi ve sessizce ağlamaya başladı. Hüseyin duymasın diye.
Banyodan çıkan Hüseyin, mutfağa bile uğramadı. Emine, yatak odasının kapısının kilitlendiğini duydu. Otuz iki yıllık evliliklerinde ilk defa.
O gece salondaki koltukta uzanıp düşündü. Ne hakkında mı? Her şeyin ne zaman değiştiği hakkında. Nasıl bu kadar yabancılaştıkları hakkında. Belki de artık köklü bir şeyleri değiştirmenin vakti geldiği hakkında.
Sabah Hüseyin her zamankinden daha erken çıktı. Emine onun hazırlandığını bile duymamıştı. Kapının çarpma sesiyle uyandı.
“Anne, ne oldu? Niye salonda uyuyorsun?” Sibel, sabahlığıyla, dağınık saçlarıyla salona dikilmişti.
“Öyle işte, belim ağrıdı. Yumuşakta daha rahat ettim.” Emine yerinden kalkıp battaniyeyi topladı.
“Anne, yalan söyleme. Kör değilim ya. Sen babaSibel gözlerindeki yaşları sildi ve annesine sarılarak, “Artık ikimiz de yeni bir başlangıç yapacağız anne,” dedi.




