Bir sabah Fadime gürültüyle uyandı. Yine. Bir şeyler düşüyor, kırılıyordu. Saat sabahın altısıydı. Pazar günü, işte. Haftada bir gün uyuyabildiği tek gün.
“Öf anne!” diye bağırdı Volkan mutfaktan. “Bardağım nerede? Yine her şeyi yerinden oynatmışsın!”
Elli iki yaşındaydı Fadime. Yataktan kalktı, sabahlığını giydi. Aynada kendine baktığında son ne zaman gerçekten dinlendiğini unutmuş bir kadın gördü. Gri saçlar, çökük gözler… Nasıl da çabuk yaşlanmıştı?
“Geliyorum,” diye mırıldandı ve mutfağa doğru yürüdü.
Volkan mutfağın ortasında duruyordu. Yerde kırık tabak parçaları vardı – anlaşılan o meşhur bardağını ararken fırlatmıştı. Yirmi beş yaşında, bir seksen boyunda, iri yarı bir delikanlıydı ama davranışları tıpkı huysuz bir çocuk gibiydi.
“Bardağın burada,” dedi Fadime, kurutma kabından üzerinde “Dünyanın En İyi Oğlu” yazan mavi kupayı çıkarırken.
Yıllar önce almıştı bu bardağı. O zamanlar Volkan’ın biraz akıllanacağını, iş bulacağını, düzgün bir hayat kuracağını sanıyordu. Şimdi o yazı koca bir alay gibiydi.
“Niye oraya koydun ki? Sana söylemiştim, bardağım hep masada durmalı!”
“Oğlum, akşam bulaşıkları yıkadım da…”
“Oğlum deme! Volkan diyeceksin! Kaç kere söyledim sana!”
Bardağı annesinin elinden çekip aldı, içine dünkü çaydan doldurdu. Fadime kırıklara bakarak düşündü: Yine temizlik, yine yeni tabak almak, yine sabretmek…
“Anne, ne oldu?” diye bir ses geldi kapıdan. İncecik, narin, eski pijamalarıyla orada duruyordu Seda. On dokuz yaşındaydı ama on altı gösteriyordu. Üniversitede okuyordu, hayali öğretmen olmaktı. Tabii bitirebilirse. Tabii bu evdeki havaya dayanabilirse.
“Bir şey yok kızım. Tabak kırılmış.”
“Kendiliğinden mi kırıldı tabii,” diye alay etti Volkan. “Kendi kendine düştü de kırıldı.”
Seda çaresiz bir ifadeyle süpürgeyi aldı, kırıkları toplamaya başladı. O kadar alışıktı ki bu manzaraya, artık normal geliyordu sabahları kırık tabak sesleri duymak.
“Bırak şimdi!” diye hırladı Volkan. “Sana temizle dedim mi ben?”
“Kim temizleyecek peki?” diye fısıldadı Seda.
“Seni ilgilendirmez!”
Fadime masaya oturdu, başını ellerinin arasına aldı. Allah’ım, daha ne kadar? Daha ne kadar bu çığlıklara, bu tartışmalara, bu… kendi evindeki savaşa katlanacaktı?
On yıl önce ölmüştü Cemal. Kocası, çocuklarının babası. Kalbi dayanamamıştı. Ya da belki de bu deli dünyada yaşamak istememişti artık. O zamanlar Volkan lisedeydi. Tabii altı ay sonra bıraktı. “Sıkıldım” dedi. Bir markette işe girdi – iki hafta dayanabildi. “Patron salak” diyerek ayrıldı. Sonra inşaat işi – o da olmadı. “İşçiler gerizekalı.” Oto yıkama – “Sahibi herife bak.” Yıllar böyle geçti. Önce Fadime oğlunun bir gün düzeleceğini umdu. Sonra rica etti. Sonra yalvardı. Sonra kabullendi.
Ama Volkan gittikçe daha da öfkeli hale geldi. Bütün dünyaya, hayata, Seda’ya ve ona kızgındı. Ama en çok da annesine. Bütün bu başarısızlıklarının sebebi oydu. Onu yanlış yetiştirmişti. Onu beslemeye, giydirmeye, parasını vermeye mecburdu.
“Anne, kahvaltı ne?” diye sordu Volkan masaya çökerek.
“Yumurta, mısır gevreği…”
“Yine mi gevreklBu gece, Fadime yıllar sonra ilk kez huzurla uyudu, çünkü artık evinde gerçek bir aile sıcaklığı vardı.




