Ayşe Hanım, pencerenin önünde durmuş, komşusu Emine’nin avluda çamaşır asışını izliyordu. Onun her hareketi özellikle yavaşmış gibi geliyordu, sanki Emine bilerek vakit geçirip herkesin önünde hava atıyordu.
“Yine bu inek havalarda,” diye mırıldandı Ayşe Hanım, perdenin kenarını sımsıkı tutarak. “Herkesin ona baktığını sanıyor.”
Emine Hanım ise yıkanmış çarşafları asarken mırıldanıyordu. Ayşe’den üç yaş küçüktü ama elli sekş yaşına rağmen çok daha genç görünüyordu. Saçları hep düzgün, elbiseleri ütülü, ayakkabıları parlak. Ve o dik duruşu, başı hep yukarda – Ayşe Hanım’ı çileden çıkarıyordu.
Bu 20 yılı aşkın komşuluk boyunca aralarında tuhaf bir düşmanlık vardı. Her şey basit bir olayla başlamıştı – Emine bir gün Ayşe’nin balkondaki sardunyaları yanlış diktiğini söylemiş, nasıl yapması gerektiğini anlatmıştı. Ayşe ise bunu kendi işine burnunu sokmak olarak görmüştü.
“Çiçek dikmeyi benden iyi biliyor musun?” diye çıkışmıştı o gün. “Bana hayatı öğretmeye kalkma!”
“Yardım etmek istemiştim,” diye kekelemişti Emine. “Benim balkonda da vardı, çok güzel açıyorlardı.”
“Yardımınıza ihtiyacım yok!” diye kesmişti Ayşe ve dönüp gitmişti.
O günden sonra zoraki selamlaşır oldular, çoğu zaman da görmezden geldiler. Ayşe, Emine’nin her hareketinde gizli bir art niyet ya da kendisini küçük düşürme çabası görüyordu. Emine yeni bir çanta aldığında hava atıyor sanıyor, apartmana yayılan poğaça kokularıyla komşulara “bakın ne iyi ev hanımıyım” demeye çalışıyor diye düşünüyordu.
“Anne, niye ona takılıyorsun?” diye sorardı kızı Selma ziyarete geldiğinde. “Normal bir kadın, onda ne bu kadar korkunç buluyorsun?”
“Sen onu tanımıyorsun,” diye karşılık verirdi Ayşe somurtarak. “Dışarıdan öyle görünüyor ama aslında… Hatırlıyor musun, Öztürkler’in kedisini çaldığını?”
“Anne, kedi kendisi onun yanına gitmişti! Öztürkler sokakta bırakıyordu, o da alıp besledi. Bu çalma değil.”
“Tabii tabii! O hep doğru yapar, azize yani!” diye homurdanır, buzdolabını sertçe kapatırdı.
Emine de aynı sıkıntıyı yaşıyordu. Komşusuna ne yaptığını bir türlü anlamıyordu. İlişkilerini düzeltmek için elinden geleni yapmıştı – poğaça götürmüş, ağır poşetleri taşımaya yardım teklif etmişti. Fakat Ayşe her seferinde bu girişimleri reddetmişti.
“Teşekkürler, gerek yok,” diye buz gibi cevap verirdi. “Kendim hallederim.”
Poğaçaları bile almaz, diyette olduğunu söylerdi. Halbuki Emine onun marketten pasta aldığını görmüştü.
“Anlamıyorum,” diye iç çekerdi Emine, ablasıyla telefonda konuşurken. “Ona hiçbir kötülüğüm olmadı ama benden nefret ediyor. Belki gerçekten bir şeyi yanlış söyledim?”
“Boşver sen onu,” derdi ablası. “Herkes bir olamaz.”
Fakat bu soğukluk Emine’yi yoruyordu. Sohbet etmeyi seven biriydi, komşularıyla muhabbet etmek, haber paylaşmak isterdi. Ama yanı başında ona düşman gözüyle bakan biri vardı.
Bir kış akşamı, Emine marketten dönerken ayağı kaydı ve düştü. Dizini incitmişti, doğrulamıyordu.
“Ah, çok acıyor!” diye inledi, yere saçılan portakalları toplamaya çalışarak.
Tam o sırada Ayşe binadan çıktı. Gördüğü manzara karşısında donakaldı. İçinden “Hak etti, orada kalsın” diye geçirdi ama hemen utandı bu düşüncesinden. Kadın karda yatıyordu, üşüyor ve acı çekiyordu.
“Kalkın,” dedi Ayşe, elini uzatarak. “Yavaş olun.”
Emine minnetle elini tuttu ve zorlukla ayağa kalktı.
“Çok teşekkür ederim,” diye fısıldadı. “Dizimi incittim galiba.”
“Önce alışverişleri toplayalım, sonra bakarız,” dedi Ayşe sessizce. “Evde tentürdiyot var mı?”
“Vardır herhalde.”
“İyi pansuman yapın, deri yarıldıysa. Şişmesin diye de buz koyun.”
Birlikte eşyaları topladılar ve Ayşe, Emine’ye asansöre kadar eşlik etti.
“Tekrar teşekkürler,” dedi Emine asansör düğmesine basarken. “Siz olmasaydınız ne yapardım bilmiyorum.”
Ayşe sadece başını salladı ve döndü. Fakat akşam boyu bu olayı düşündü. Emine’nin gözlerindeki şaşkın ifade, sanki ondan yardım beklemiyormuş gibi aklına takılıp kalmıştı.
“Neyi bekliyordu ki?” diye geçirdi içinden çay demlerken. “Yanından geçip gideceğimi mi? Onun gözünde nasıl bir insanım ben?”
Ertesi sabah, Emine’nin merdivenlerden inerken zorlandığını duydu. Asansör yine bozulmuştu. Ayşe kapıdan başını uzattı.
“Diz nasıl?” diye sordu.
“Acıyor ama idare eder. Dün yardım ettiğiniz için sağ olun.”
“Önemli değil,” dedi Ayşe. Bir an duraksadı. “Dinleyin, nereye gidiyorsunuz? Markete gidecekseniz ben de çıkacaktım zaten.”
Emine şaşkınlıkla ona baktı.
“Ciddi misiniz? Çok memnun olurum. İşte liste,” diyerek bir kağıt uzattı. “Ve para.”
“Para mı? Gerek yok,” dedi Ayşe listeyi alarak. “Süt, ekmek, yoğurt. Tamam. Başka bir şey?”
“Hayır, teşekkürler. Bu kadar yeter.”
AyşDaha sonra birlikte bahçedeki çiçeklere baktılar ve yıllar önce başlayan o gereksiz kavganın ne kadar boş olduğunu anladılar.




