Yaşlı Emine, solgun, kırışıklarla kaplı yanaklarından süzülen gözyaşlarını silerek duruyordu. Ara sıra ellerini savuruyor, anlaşılmaz şeyler mırıldanıyordu. Sanki bebek gibi geveleyen bir çocuğa benziyordu. Ona bakan erkekler kafalarını kaşırken, etrafını saran kadınlar yaşlı kadının ne dediğini anlamaya çalışıyordu.
Şafak söker sökmez, acıyla çıldırmış gibi Emine köyde koşmaya başlamış, pencerelere vurup ağlıyordu. Doğuştan dilsizdi ve aklı da pek yerinde değildi. Köylüler ondan uzak durur ama zarar vermezlerdi. Ne olduğunu anlayamayınca, Ali’yi çağırdılar. Sarhoşluğu ve şakalarıyla tanınan Ali, Emine’nin evine girebilen tek kişiydi. Akşam yemeği ve bir şişe rakı karşılığında ona yardım ederdi.
Nihayet Ali geldi. Hâlâ ayılamamış, geceden kalma sarhoşluğuyla kalabalığı yararak Emine’ye yaklaştı. Yaşlı kadın ona koştu, hıçkırarak ağlıyor, ellerini çırpıyordu. Sadece Ali onu anlayabiliyordu. Emine susunca, Ali’nin yüzü karardı. Şapkasını çıkardı ve merakla bekleyen köylülere baktı.
“Hadi, anlatsana!” diye bir ses yükseldi kalabalıktan.
“Ayşecik kayıp!” dedi Ali, Emine’nin yedi yaşındaki torunundan bahsederek.
“Nasıl kayıp? Ne zaman?” diye haykırdı kadınlar.
“Anlattığına göre, annesi gece gelip almış onu!” dedi Ali titreyerek.
Kalabalıkta bir uğultu yayıldı. Kadınlar istavroz çıkardı, erkekler sinirle sigaralarını yaktı.
“Ölmüş biri çocuğu nasıl kaçırır?” diye inanmaz bir ses yükseldi.
Herkes biliyordu ki, kızın annesi Fatma üç ay önce bataklıkta boğulmuştu. O da tıpkı ninesi gibi doğuştan dilsizdi. Kadınlarla birlikte bataklığa böğürtlen toplamaya gitmiş, orada başına gelen gelmişti. Kimse tam olarak nasıl olduğunu bilmiyordu. Geride kalmış, yolu şaşırmıştı. Bataklığa saplanmış, yardım istemek için bağıramamıştı. Sadece mırıldanmıştı. Peki kim duyabilirdi ki? Böylece Ayşecik yetim kalmış, Emine’nin omzuna ağır bir yük binmişti. Babası olsaydı, soracak biri olurdu. Ama Fatma sağlığında çocuğun babasını hiç söylememiş, bu sırrı mezara götürmüştü. Kimisi fısıldıyordu: “Acaba Ali mi?” Neden olmasın? Genç, bekâr. Eve de girip çıkıyor.
Ama Ali hep reddetti. “Yok öyle bir şey!” diye.
Emine tekrar acıyla inledi, ellerini sallamaya başladı.
“Ne diyor şimdi?” diye fısıldaştı meraklı kadınlar. “Ali, ne diyor?”
“Fatma’nın her gece evin etrafında dolaştığını anlatıyor. Emine mumlar yakmış, kapılara ve pencerelere haçlar çizmiş. Kendini ve torununu kötü ruhlardan korumaya çalışmış. Ama Fatma vazgeçmemiş, kapıları tıklatmış, pencereden içeri bakmış. Kızını usulca çağırmış. Bu gece de uzun süre pencerenin altında durmuş. Ay ışığında bembeyaz, gözleri ölü gibi, dudakları Ayşe’yi çağırıyor gibi fısıldıyormuş.”
Emine kızıp çocuğu pencereden uzaklaştırmış ama torunu her seferinde perdeyi aralıyormuş. Belki de uykuya dalmış, fark etmeden torununu kaybetmişti. Ölü kadın Ayşe’yi kandırmış, masum yavruyu alıp götürmüştü! Ali alnındaki teri silerek ekledi: “Aramalıyız!”
Erkekler dişlerini gıcırdatarak dağıldı. Kimi tüfeğini, kimi köpeklerini almaya gitti. Ali bile akşamdan kalma keyfini bırakıp aceleyle eve doğru yürüdü.
Kısa sürede gruplara ayrıldılar. Önce evleri, sonra mezarlığı aradılar. Boşuna. Şimdi sıra ormanda, sonra da Fatma’nın huzura kavuştuğu o lanetli bataklıktaydı. Sigaralarını içip yola koyuldular.
Ormanın kenarında çocuk ayak izlerini buldular. Köpekler havlaya havlaya ormanın derinliklerine daldı. Uzun süre sağa sola koştular, sahiplerini yorarcasına. Sanki biri onları kandırıyor, yolAli, Ayşe’yi evine götürdü ve o günden sonra köyde kimse bir daha bataklığın yanından geçerken Fatma’nın fısıltılarını duymadı.




