Akşam yemeği bir boşanma ile son buldu
“Büsbütün aklını mı kaçırdın?” dedi Tümay, peçeteyi masaya fırlatırken şarap kadehi sallanıp neredeyse devrildi. “Sen onu buraya, evimize mi çağırdın!”
“Nefes al Tümayım,” dedi Nedim gerginlikle kravatını düzeltirken. “Felaket bir şey olmadı. Olağan iş görüşmesiydi.”
“İş görüşmesi mi?” Tümay’ın sesi bir oktav tırmandı. “Saat on akşam vakti? Şampanya ve mumlarla?”
“Cemre’yle yeni projeyi tartışıyorduk…”
“Hangi proje Nedim? Hangi projeyi o… o Şebnem’le mi yapacaksın?”
Nedim gözlerini kaçırdı. Masada akşam yemeğinden kalma tabaklar duruyordu, incik boncuk pilavı özenle pişirmişti, karısını mutlu etmek istemişti. Hepsi bir dikkatsiz telefon görüşmesi yüzünden suya düşmüştü.
Tümay masadan kalkıp mutfakta sinirli sinirli dolanmaya başladı. Kırk üç yaşındaydı ama yaşından genç görünüyordu. Bakımlı, inceydi, hep kendine özen gösterirdi. Nedim sık sık dostlarına, “Karımda şans yıldızıma inanıyorum” derdi.
“Beni iyi dinle,” diye çıkıştı, karşısında durup ellerini beline dayadı. “Aptal değilim, sen öyle sansan da. Herifin kızı sana her gün arıyor, işyerinden gecikerek geliyorsun, üstünde onun kokusuyla çıkageliyorsun.”
“Şeytanın altını üstüne getirme Tümay…”
“Abartıyor muyum?” Cebinden telefonu çıkardı. “Bu nedir peki? Yalnızca bugün on beş cevapsız çağrı!”
Nedim’in yüzü soldu. Tümay’ın ortak aile hesabı üzerinden bildirimlerini görebildiğini unutmuştu.
“İş için arıyordu…”
“İş mi!” Tümay acı bir kahkaha attı. “Cumartesi günü? Pazar günü? Gece yarısı? Ne öyle acil olan iş?”
Nedim sessizce tabaktaki çatalı evirip çeviriyordu. Yirmi iki senelik evlilikleri boyunca karısını hiç bu halde görmemişti. Parasızlık çektiklerinde bile, annesi hastayken bile, vakurdur Tümay. Şu an ise kıyıdan köşeden çıkmak üzereydi.
“Nedim,” dedi sesi kısılmış ama içindeki acı hissedilen bir tonda, “Ben ne döndüğünü anlıyorum. Sen ona tutuldun.”
“Öyle şey olur mu,” diye başını salladı, ama kendi kulağına bile inandırıcı gelmemişti.
“Yalan söyleme bana! Kendine yalan söyleme! Seni yirmi iki senedir tanırım, farkında olmadığımı mı sanıyorsun? Telefonun çaldığında parlıyorsun. İşe giderken gözlerin deli danalar gibi. Eve geldiğindeyse…”
Tümay cümleyi tamamlamadı, ama Nedim anlamıştı. Eve döndüğünde bir anda karamsar, alıngan bir adama dönüşüyordu. Ev, Şebnem’in çalıştığı şirketin hareketliliği yanında ona sığ görünüyordu.
“Tümayım, sakince konuşalım,” diye yalvardı.
“Neyi konuşalım?” Karşısındaki sandalyeye oturdu. “Değiştiğini mi? Gözünde artık görünmediğimi mi? Tam bir aydır gerçek konuşmadığımızı mı?”
Nedim karısına dikkatle baktı. Hakikaten, en son ne zaman onun işleriyle ilgilenmişti? Gününün nasıl geçtiğini sormuş muydu? Tüm zihni Şebnem tarafından esir alınmıştı.
“Genç mi o?” diye fısıldadı Tümay.
“Ne alâka?”
“Kaç yaşında Nedim?”
“Yirmi sekiz.”
Tümay başını salladı, en kötü şüphesi doğrulanmış gibi.
“Tamam. Bense kırk üçümdeyim. Sana göre eskide kaldım.”
“Saçmalama.”
“Saçmalama mı?” Ayağa fırlayıp girişteki aynaya yürüdü. “Şu göz kenarındaki çizgileri gör Nedim, şu her ay boyadığım aklar. O ise genç, dinç, çocuksuz, dertsiz.”
“Bizim de ç
Kenan arabanın camından buğulanmış İstanbul manzarasına bakarken, arka koltukta unuttuğu tek bir çorap gizemli bir şekilde kar beyazı bir martı tüyüne dönüştü ve yarı saydam kayboluşuyla birlikte motorun çıkardığı sesler de kırık gramofon müziğine dönüştü. Kenan, arabanın camından dağılan yağmur damlalarıyla kendini seyrederken, gözünden sızan tek damla şeffaf bir serçe olup buğulu havada kanat çırptı ve Boğaz’ın lacivert girdaplarına karışıp kaybolurken.




