Fatma Hanım, aynada kendini inceliyor, gri takım elbisesini düzenliyordu. Elif’im bugün otuz yaşına giriyordu. Son sekiz yılda birlikte kutladıkları ilk doğum günüydü bu.
“Anne, hazır mısın?” diye seslendi Elif hol’den. “Araba kapıya geldi.”
“Geliyorum, geliyorum!” diye yanıtladı Fatma Hanım ama aynadan ayrılmadı.
Ne kadar değişmişti Elif… Eskiden sadece kot pantolon ve spor ayakkabı giyerken şimdi zarif elbiselerle topuklu ayakkabılar kuşanıyordu. Yabancı bir şirkette çalışıyor, Fatma Hanım’ın ömür boyu kazandığından daha fazlasını kazanıyordu. Hem o… şu kimdi ya… Demir’le evlenecekti.
“Anneciğim!” Elif’in sesinde sabırsızlık vardı.
Fatma Hanım iç geçirip çıktı. Kapıda bej elbisesi, derli toplu saçları ve hafif makyajıyla kızı duruyordu. Güzeldi. Hep güzeldi zaten, on altı yaşında okulu bırakıp evden kaçtığı gün bile.
“İyi görünüyorsun,” dedi Fatma Hanım kuru bir sesle.
Elif gülümsedi ama gözlerinde bir gölge gezindi.
“Teşekkür ederim. Sen de… O takım sana çok yakışmış.”
Arabada sessizce gittiler. Elif pencereden dışarı bakarken, Fatma Hanım o günler nasıl farklı olabilirdi diye düşünüyordu. Kızı sözünü dinleseydi mesela. O, Serkan denilen kendisinden yirmi yaş büyük adamla ilişkiye girip İstanbul’a kaçmasaydı. Okulu, üniversiteyi, geleceğini terk etmeseydi.
“Hatırlıyor musun, o zaman ne demiştim?” diye dayanamadı Fatma Hanım. “Hayırla bitmeyeceğini. O sana oyuncak gibi davranıp bırakacak diye.”
Elif annesine döndü.
“Anne, bugün bunları konuşmayalım. Doğum günüm.”
“Senin gününü mahvetmek için söylemiyorum. Sadece gerçeği söylüyorum. Sonunda haklı çıkmadım mı?”
“Evet, haklı çıktın. Peki şimdi? Gençlik hatam için ömrüm boyu pişmanlık duymamı mı istiyorsun?”
Fatma Hanım sustu. Bunu istiyor muydu? Bilmiyordu. Bildiği tek şey, on altı yaşındaki kızının kiminle, nerede yaşadığını bilmeden geçirdiği sekiz yıldır uykularının kaçmasıydı. Hastaneleri, karakolları arayışı, tanıdıklar aracılığıyla yaptığı aramalar. İlk mektubu neredeyse bir buçuk yıl sonra alışı: Kısa bir notta Elif’in sağ ve sağlıklı olduğu yazıyordu.
Restoran havalı ve pahalıydı. Uzun masada kumpir, Elif’in iş arkadaşları, birkaç arkadaşı, nişanlısı Demir ile ailesi oturuyordu. Fatma Hanım içeri girince mütevazı bir şekilde ayağa kalktılar.
“Tanıştırayım, bu annem,” diye takdim etti Elif.
Fatma Hanım hepsine birden başıyla selam verip kızın gösterdiği yere oturdu. Yanında Demir’in annesi vardı; pahalı elbiseli, zarif, elli beş yaşlarında bir kadın.
“Ne harika bir kızınız var,” diye fısıldadı. “Demir onun için canını verir. Kendi ayakları üstünde duran, azimli kızların ender olduğunu söyler hep.”
“Kendi ayakları üstünde çok erken durdu,” diye yanıtladı Fatma Hanım. “Fazlasıyla erken.”
Demir’in annesi sesteki gerginliği hissetmiş olmalı, konuyu değiştirdi.
Masada neşeli ve hareketliydi ortam. Elif gülüyor, işten hikâyeler anlatıyor, kutlamaları kabul ediyordu. Fatma Hanım sessizce oturdu, ara sıra yanındakilere cevap verdi ama çoğunlukla izledi.
İşte kızı şimdi Demir’e sarılıyor, o da kulağına bir
Lale Emirgazi, gri takım elbisesini düzeltirken aynada kendini inceliyordu. Bugün kızı Leyla’nın otuzuncu doğum günüydü. Son sekiz yılın ardından beraber kutlayacakları ilk doğum günü.
— Anne, hazır mısın? — seslendi Leyla koridordan. — Araba kapının önünde bekliyor.
— Geliyorum, geliyorum! — diye yanıt verdi Emine ama aynanın karşısından ayrılamadı.
Leyla bu yıllarda ne kadar değişmişti… Eskiden sadece kot pantolon ve spor ayakkabı giyerken şimdi zarif elbiseler ve topuklu ayakkabılar kuşanıyordu. Yabancı bir şirkette çalışıyor, Emine’nin tüm çalışma hayatında kazandığından fazla kazanıyordu. Üstelik şu… adını unuttuğu… Mehmet’le nişanlanmıştı.
— Anneciğim! — Leyla Leyla’nın sesi sabırsızlıkla yükseldi.
Emine iç geçirip kapıya yöneldi. Eşikte, bej elbiseli, özenli saçları ve hafif makyajıyla duran kızı ona gülümsedi. Güzeldi. O on altısında okulu bırakıp evden kaçtığında bile güzeldi.
— İyi görünüyorsun, — dedi Emine kuru bir sesle.
Leyla gülümsedi ama gözlerinde bir gölge geçti.
— Teşekkür ederim. Sen de öylesin. Bu takım sana çok yakışmış.
Araba boyunca sessiz ilerlediler. Leyla camdan dışarı bakarken Emine, kızı o gün sözünü dinleseydi her şeyin nasıl farklı olabileceğini düşünüyordu. Şu kendisinden yirmi yaş büyük Serkan’a bulaşmasaydı. Onunla İstanbul’a kaçıp her şeyi -okulu, üniversite hayallerini, geleceğini- geride bırakmasaydı.
— O zamanlar sana ne dediğimi hatırlıyor musun? — dayanamadı Emine. — “Bunun hayırla biteceği yok,” demiştim. “Seninle oyunu bitirince hemen terk edecek,” dememiş miydim?
Leyla annesine döndü.
— Anne, bugün bunları konuşmayalım. Benim doğum günüm.
— Sana bayramını zehir etmek niyetinde değilim. Sadece gerçeği söylüyorum. Sonuçta haklı çıkmadım mı?
— Evet, haklı çıktın. Şimdi ne olacak? Gençliğimin hatası için ömrüm boyunca tövbe mi etmemi istiyorsun?
Emine cevap vermedi. İstiyor muydu bunu? Bilmiyordu. Sadece, on altı yaşındaki kızının kiminle nerede yaşadığını bilmeden geçirdiği sekiz yıl boyunca uyuyamadığını biliyordu. Hastanelere, komşulara sorup soruşturduğu günleri… İlk mektubu ancak bir buçuk yıl sonra aldığını – Leyla’nın sağ ve sağlıklı olduğunu bildiren o kısa notu.
Restoran şık ve pahalıydı. Büyük masada Leyla’nın iş arkadaşları, birkaç dostu, nişanlısı Mehmet ve ailesi hazır bulunuyordu. Hepsi Emine içeri girince nezaketen ayağa kalktı.
— Tanıştırayım, bu annem Emine, — diyerek takdim etti Leyla.
Emine hepsine topluca başını eğip kızının gösterdiği yere oturdu. Yanında Mehmet’in annesi – pahalı elbiseli, zarif, elli beş yaşlarında bir kadın oturuyordu.
— Ne harika bir kızınız var, — diye fısıldadı. — Mehmet ona âşık. “Leyla gibi azimli, kendi ayakları üzerinde durabilen kız az bulunur,” diyor hep.
— Kendi ayakları üzerinde erken durdu, — diye karşılık verdi Emine. — Çok erken.
Mehmet’in annesi sesindeki gerginliği sezmiş olacak ki sözü başka yöne çekti.
Masada gürültülü bir neşe vardı. Leyla gülüyor, işten anılar anlatıyor, kutlamaları kabul ediyordu. Emine sessizce oturuyor, ara sıra yanındakilerin sorularını cevaplıyor ama çoğunlukla gözlemliyordu.
İşte kızı Mehmet’e sarılıyor, o da kulağına bir şeyler fısıldıyor, Leyla kızarıp gülüyordu. İyi çocuk, kabul etmeli idi. Doktor, iyi ailedendi. Leyla şanslıydı. Fakat o zamanlar annesini dinleseydi belki daha önce, ilk karşılaştığı adama değil de düzgün biriyle evlenebilirdi.
— Leyla, hadi düğünü anlat! — diye atıldı bir dostu. — Ne zaman?
—




