Çocuk Emre’nin bu dünyada kimsesi yoktu. Yine de geldi. Doymak, ilgi görmek, bakılmak için ağlayarak varlığını haykırdı. Annesi Ayşegül ise… Doğumdan sadece iki gün sonra, bitkinlikten sendeliyerek kaçtı. Minicik yavrusuna karşı hiçbir bağ hissetmeden, ona bakma sorumluluğunu almadan, bilinmeyene doğru sıvıştı. Daha on dokuz yaşındaydı, tek yakını babaannesi Fatma bir yıl önce ölmüştü. Sonra bir erkek arkadaşı oldu, vaatlerle doluydu ama terk etti. Herkes terk etmişti onu! Anne babası çocukken otomobil kazasında, Fatma nine de hasta yatağında… Babası yetimhanede büyümüştü, annesinin ise Ece ve Deniz adında Almanya’da dedeleri Hasan Bey’le yaşayan kız kardeşleri vardı. İlişkileri kopuktu.
Anlamsız hikâyeler: kavgalar, kızgınlıklar, miras bölüşmeleri… Başta umurunda değildi. Ta ki Fatma nine hastaneye yatıp iyice kötüleşene kadar. Bu yıl meslek lisesini bitirmeliydi. Sınıf arkadaşları diplomalarını yazarken o… Boşver. Tek başına idare ederdi! Ama bebek… Çok zordu. Neredeyse imkânsız. Halbuki kendi başı bile zordu! Bunu nasıl anlamıyorlardı? Bıraktı yavrusunu, belki biri sahip çıkar diye. Tıpkı babası gibi. Sürekli geliyorlar, konuşuyorlar kim oldukları meçhul bu insanlar. Nefret ediyordu. Belki gücü yerine gelirse hayat devam eder…
Ama Emre’nin anneye ihtiyacı sonra değildi. Şimdi, tam şu an! Yanağını annesinin sıcak göğsüne dayamak, anne sütüyle doymak, kalp atışlarını dinlemek istiyordu. Annesizlik üşütüyordu onu. Ürperiyor, yalnızlık korkutuyordu. Ağlıyor, hep annesini arıyordu. Onu hep yabancı eller tutuyordu. Süt veriyorlardı fakat anne sütü değildi. Minicik karnı hep ağrıyordu. Kaygılı uykular, bekleyişler… Huzursuz rüyalarında bile annesinin sesini tanıyabilirdi. Ama gelen sesler hep yabancıydı.
Küçük Emre beklemeyi öğrenmişti. Annesinin ellerini, vücudunun sıcaklığını, sütünün tadını beklerken bebekçe tanrılarına minik burun hırıltılarıyla, tüm hisleriyle dua ediyordu. Bu dualar işitildi. Hastanenin başhekimi, merhametli kalpli Meryem Hanım, genç anneyi yargılamıyor ama kimsesiz bu melek yavruya kayıtsız da kalamıyordu. Tüm bağlantılarını kullanarak Ayşegül’ün Almanya’daki dedesi Hasan Bey’e ulaştı, uzun bir görüntülü konuşma yaptı. Dünyada desteği olmayan üzgün genç torunu ve henüz hayata başlamış ama sahipsiz minik bebekten bahsetti.
Hasan Bey yaşından dolayı gelemedi ama annenin kız kardeşleri Ece ve Deniz koşup geldi. Ayşegül evinde yatıyordu; göğüsleri kıpkırmızı, yangın gibi yanıyordu. Sütü çoktan kesilmiş, ateşi fırlamıştı. Yanındakilerin kim olduğunu anlayamıyordu. Ambulans doktoru onu yeniden hastaneye götürdü. Hemşireler genç anneye, onun gözyaşlarına ve direncine aldırmadan göğsündeki kalan sütü sağıp ateşini düşürdüler. Sonra bebeği getirdiler. Emre, iri gözleriyle ona bakıyor, burnunu buruşturuyor, komik yüzler yapıyordu. Tanıdı mı oğlunu? Nasıl tanımasın! Kucağına aldı. Artık asla bırakmayacaktı.
Taburcu olduktan sonra çeneleri düşmüş iki teyzesi, Ece ve Deniz, onları arabayla eve getirdi. Evde, nasılsa silik bir beşik, içi kundak ve minik kıyafetlerle dolu bir komod hazırdı. Teyzeler onunla konuşup ona tanıdık bir yemek yedirdiler: peynirli makarna. Onlar buna ‘pasta’ diyorlardı. Ad
Bu ‘biraz daha fazla’ çabasının, yaşamları ve kalpleri birbirine bağladığı gibi, herkes kendi yüreğinden bir tutam fazla sevgi koyarsa dünyanın nasıl değişeceğini hayal edin.




