**Bataklığın Kenarındaki Ev**
Nazlı, yabani otlar ve ısırganların arasında, bellerine kadar batmış bir halde duruyor, hafifçe eğrilmiş ve boyası dökülmüş bir tabelayı seyrediyordu: “M. Sazlık, Çayır Sokak, 1”. Hava bataklık, ıslak odun ve… anılar kokuyordu.
Çocukken her yazını burada, babaannesi Gülten’le geçirirdi. Gümüş saçlı, gür sesli, haşin bir kadındı. Börekler yapar, kekik çayı demler, rüyaları yorumlar ve siğillere dualar okurdu. “Burada ormanın ruhları yaşar,” derdi babaannesi. “Ama iyi niyetle gelirsen sana dokunmazlar.” Nazlı o zamanlar buna inanırdı.
Şimdi otuz birindeydi. Ve yine buradaydı. On yıl boyunca Gökhan’la yaşamış, sonra o genç bir fitness eğitmenine kaçmıştı. Ofis işi ise onu sünger gibi sıkıp kurutmuştu. Bir gün, birdenbire fark etti: Şimdi dönmezse, artık çok geç olacaktı. Ve döndü. Taa bu köy yoluna.
Ev babaannesinden kalmıştı. Annesi, komşu avcıya ucuza satmak istemişti, ama Nazlı reddetti. “Ben hallederim,” dedi. “Yine tuhaflıklar yapıyorsun,” diye homurdandı annesi.
İlk gün sadece yerleri sildi. Tahtaların üzerinden akan siyah-yeşil su, sanki on yılların yorgunluğunu götürüyordu. Sonra ocağı temizledi, ikonların tozunu aldı, fareleri kovaladı. Gece, babaannesinin eski yorganına sarılıp uyudu. Rüyasında evi gördü—sıcak, canlı. Sanki babaannesi onu kucaklamış ve fısıldamıştı: “Korkma. Köklerin burada.”
Üçüncü hafta, Sazlık’a bir heyet geldi: annesi, hala Zeynep ve kuzeni Volkan.
“Şöyle düşündük,” diye söze başladı annesi, bıyık altından gülerek. “Babaanne hepimizin, ev de paylaşılmalı.”
“Aynen,” diye onayladı Volkan, ayağıyla taşlara vurarak. “Buraya bir av kulübesi yapılır. Fiyatlara bakmıştım bile.”
Nazlı ellerini önlüğüne sildi ve merdivenlere çıktı.
“Hoş geldiniz. Ama burada av kulübesi olmayacak. Ev babaannemin vasiyetinde bana kaldı. Noterde belgeleri var.”
“Nazlı, acele etme!” diye yükseldi hala Zeynep’in sesi. “Sen bekar bir kızsın, Volkan ise aile babası! Onun daha çok ihtiyacı var!”
“Volkan’ın, yanılmıyorsam, üç kredisi ve nafaka borçları var. Bu onun sorunu. Ev benim. Ve bu son sözüm.”
“Şuna bak!” diye köpürdü annesi. “Bataklık cadısı gibi yaşıyor, ama ailesine el kaldırıyor!”
“El kaldıran sensin,” dedi Nazlı soğukça. “Beni çocukken izinsiz börek aldım diye dövdüğün gibi. Şimdi lütfen, benim toprağımdan çıkın.”
Akrabalar homurdana homurdana gitti. Volkan ise çıkarken bahçe kapısına çarptı.
O gece, Nazlı uykuya dalmak üzereyken, yer altından bir gıcırtı geldi. Sonra bir tane daha. Sanki biri bodrumda geziniyordu.
El feneriyle aşağı indi. Kilerdeki tahtaların arasında geniş bir boşluk vardı, ışık aşağı kaydı ve parlak bir şeyi ortaya çıkardı. Tahtayı kaldırdı. Altında, naylona sarılı bir kutu duruyordu.
Kutunun içinde mektuplar vardı. Babaannesinin. Bazıları ona, Nazlı’ya yazılmıştı.
“Bunu okuyorsan, demek ki kalmaya karar verdin. Geri döneceğini biliyordum. Gücün burada. Unutma: Bu ev senin köklerin, senin kanın, senin gerçeğin. Kendin olma cesaretin var. Sadece korkma. Ne insanlardan, ne bataklıktan. İnsanlar daha korkunç.”
Mektuplar bir günlük gibiydi. Babaannesi rüyalarını, ona görünen ruhları, ailesine katlanışını ama sevmediğini yazmıştı. Bir de… kırklı yıllarda birlikte yaşadığı Perihan adında bir kadından. “Kendimize kız kardeş derdik. O zamanlar başka türlüsü mümkün değildi.” Nazlı’nın kalbi hafifçe titredi. Yoksa babaannesi…
Bir hafta sonra köye bir ekip geldi: mavi saçlı orta yaşlı bir kadın, kısa pantolonlu tombik bir adam ve iki genç.
“Selam, ben Deniz,” dedi mavi saçlı. “Restoratörüm. Gruba yazmıştın, eski usul cephe tadilatı istiyorsun diye. Biz bu işi yapıyoruz.”
Nazlı başını salladı. Bu insanlar ona hemen ısınmıştı. Evin arkasında çadır kurdular, ateş başında şarkılar söylediler. Bir akşam, ateşin başında Nazlı babaannesinin mektuplarını okudu. Dinleyenler nefeslerini tutmuştu.
“Biliyor musun,” dedi tombik adam, “sanki sana sesini bırakmış. Sen okurken onu duyuyorum gibi. Yanımızdaymış gibi.”
“Zaten öyle,” dedi Deniz. “Sazlık’tayız. Burada sınırlar şehre göre daha ince.”
Ertesi gün Volkan geldi. Yalnız. Bir şişeyle.
“Konuşmak istiyorum,” dedi merdivende. “Olur mu?”
Nazlı isteksizce başını salladı. Ocağın yanına oturdu, etrafa baktı, derin bir nefes aldı.
“Küskünlük tutma. Beni annem kışkırttı. Zaten benim pek ihtiyacım yok. Hem ne yapacağım ki… bilmiyorum bile. Şehir canıma tak etti. İş berbat. Karım gitti. Sen hiç mutlu musun?”
Nazlı ona çay doldurdu. Volkan bardağı ağzına götürdü ve aniden ağlamaya başladı.
“Biliyor musun, ben de buraya gelirdim. Yazları. Babaannemle börek yapardık. Bense onun beni sevmediğini sanırdım. Şimdi… vedalaşamadım bile.”
Nazlı sessiz kaldı. Sonra raftan babaannesinin albümünü çıkardı.O gece, ateşin huzurlu ışığı altında Nazlı, artık bu evin ve hatıraların gerçekten kendisine ait olduğunu hissetti.




