— Anne, sen hiç ressam olmak istemiş miydin?
Elif, mutfak masasında oturmuş, ince fırçasını sıkıca tutuyordu. Su kağıdının üzerinde, titrek ama bir o kadar da içli bir leylak dalı beliriyordu — mor lekeler, dağılmaktan korkar gibi titriyordu.
— İstemiştim, diye gülümsedi Ayşe, ocak başında dururken. — Ama dokuz yaşındaydım ve insanları kurtarmak için doktor olmaya karar verdim.
— Sonra fikrini mi değiştirdin?
Ayşe, gözlerini kaçırarak çaydanlığa uzandı. Bu tür konuşmalardan hep korkmuştu. Arkalarında çok şey gizliydi — terk edilmiş hayaller, gerçekleşmeyen umutlar, mantıkla verilmiş kararlar.
— Evet. Hayat öyle bir dönüş yaptı işte.
Ayşe, Elif’i evlat edindiğinde otuz üç yaşındaydı. O zamana kadar çok şey yaşamıştı: kısırlık teşhisi, içinde büyük bir boşluk bırakan bir boşanma ve sürekli “kabullen”, “bir daha dene”, “bir çocuk al” diyen tanıdıklar. Almak istememişti. Bencil olduğundan değil, korktuğundan: Acaba gücü yetecek miydi? Yeterince sevebilecek miydi? Ama bir gün yetimhanede, köşede oturup kurşun kalemle çiçekler çizen, incecik kızı gördü. Elif gözlerini kaldırdığında, içindeki o yetişkin hüznü o kadar belliydi ki Ayşe’nin kalbine bir şey saplandı. Bir yıl sonra, Elif ona “anne” dedi.
Şimdi Elif on yaşındaydı. Ayşe’nin edebiyat öğretmenliği yaptığı okulda okuyordu. Meslektaşları ve veliler ona saygı duyuyordu — “yetimhaneden kız evlat edinen o öğretmen”. Ama Ayşe övgü aramıyordu. Tek istediği, Elif’e geçmişini hatırlatmayacak bir hayat sunmaktı.
— Ayşe Hanım, Elif’in okulumuza kaydolması için form doldurmanız gerekecek. Doğum belgesinin de fotokopisi lazım. — Özel lisenin müdür yardımcısı, gözlüklerinin ardından sert ama kırıcı olmayan bir bakış attı.
— Tabii, dedi Ayşe, heyecanını bastırarak. — Hazırlayacağız.
Zaten hazırlıklıydı. Elif’in yeni soyadı — kendisininki — evlat edinme izlerini taşımadan belgelere işlenmişti. Sır değildi belki, ama Ayşe, Elif’in geçmişinin merak yahut acıma konusu olmasını istemiyordu. Çocukların ne kadar acımasız olabildiğini, bir kelimenin nasıl derin yaralar açabileceğini biliyordu.
Akşam elma tatlısı yaptılar. Elif, bir ressam titizliğiyle elmaları soyuyor, ince şeritler kabuğundan ayrılırken şekeri özenle serpiştiriyordu, sanki görünmez bir düzeni bozmaktan çekiniyor gibiydi.
— Anne, bu yeni okulda resim kulübü var mı?
— Var. Hem de çok güzel. Tiyatro da var, yüzme de.
— Ya almazlarsa beni?
Ayşe kızına baktı. Elif gözlerini kaldırmamıştı ama parmakları kâsenin üstünde donmuş kalmıştı.
— Alırlar, Elif’im. Bunun için elimizden geleni yapacağız.
Telefon cumartesi sabahı çaldı. Ayşe avluya çıktı — evde ses fazla yankılanıyordu. Telefondaki kadın sesi, yılların ardından gelir gibi boğuktu.
— Ayşe Hanım mı? Ben… Elif’in annesiyim.
Dünya bir anlığına durdu. Ayşe merdiven kenarındaki demirlere tutundu. Her şeyi fark etti: pardösüsündeki toz lekesini, asfalttaki çatlağı, birden ağırlaşan nefesini.
— Ne istiyorsunuz?
— Hiçbir şey… Sadece nasıl olduğunu bilmek istedim. Mümkünse… bir kez görebilir miyim?
— O sizi hatırlamıyor. — Ayşe hissettiğinden daha sert konuştu. — Onun yeni bir hayatı var. Lütfen bunu bozmayın.
— Anlıyorum. Özür dilerim.
Telefon kapatıldı.
Ayşe eve döndüğünde Elif’in merdiven başında durduğunu hemen fark etmedi. Kız sessizdi ama gözleri bir yabancı ses duymuş yavru kedi gibi tetikteydi.
— Kimdi o?
— Yanlış numara, diye yalan söyledi Ayşe, sözlerinin boğazında takılı kaldığını hissederek. — Gel, kahvaltı hazır.
Birkaç gün sonra okuldan çağırdılar. Elif bir sınıf arkadaşıyla kavga etmişti — hiç onun yapacağı bir şey değildi. Ayşe öğretmenler odasında sınıf öğretmeninin karşısında otururken, Elif koridorda bekliyordu.
— Çocuğa vurmuş, dedi öğretmen, gözlüklerini düzeltirken. — Hakaret ettiğini söylüyor.
— Ne dedi? — Ayşe çantasını sımsıkı kavradı.
— Elif anlatacaktır ama, Ayşe Hanım… biliyorsunuz, çocuklar bazen evde duyduklarını tekrarlar.
Elif koridorda bir sandalyede oturmuş, yere bakıyordu. Ayşe yanına gelince başını kaldırdı ve fısıldadı:
— Ailesiz olduğumu söyledi. Onun seviyesinde olmadığımı… Ve senin de annem olmadığını.
— Bunu nereden biliyor?!
— Bilmiyorum. Ama kesin biliyordu.
O gece Ayşe uyuyamadı. Karanlıkta tavana bakarken, ilk kez yalanının camdaki ince bir çatlak gibi olduğunu hissetti. Neredeyse görünmezdi, ama rüzgâr eserse her şey paramparça olabilirdi. Elif’in ona ilk “anne” dediği anı, birlikte bisiklete binmeyi öğrenirkenki gülüşlerini, ilk senelerindeki gece ağlayışlarını hatırladı. Onu acıdan korumak istemişti ama gerçek, anlaşılan daha güçlüydü.
Ertesi gün okula aynı kadın — İpek — adıyla bir daha telefon geldi. Görüşmek istemişti. Ayşe tereddüt etti ama yorgunluk, belki de içgüdüsü, kabul ettirdi.
— Gel. Ama sakın dramatBir sonraki gün parktaki o eski çınarın altında buluştular, üçü de sessizce bakıştılar ve Elif, birden gülümsedi, “Hadi eve gidelim anne,” dedi, çünkü artık her şey çok daha basit ve güzeldi.




