Veda Zamanı

**Veda**

Karanlık ve sessiz gece çekiliyor, ayrılığın kaçınılmaz sonuna yaklaşıyordu. Şafak sökmek üzereydi. Emel, gece boyunca ölen kocasının tabutunun başında oturmuş, İsmail’le geçirdiği uzun yılları düşünüp durmuştu. İkisi de yaşlanmıştı artık.

“İsmail yetmiş sekiz yaşına kadar yaşadı. Hastalık olmasa daha da yaşardı,” diye geçirdi içinden Emel, kendisi üç yaş daha gençti.

“İyi bir koca ve babaydın, İsmail,” diye mırıldandı, sabah ışığıyla yüzü daha net görünmeye başlamıştı artık. “En önemlisi sadıktın, önüne birçok fırsat çıktı… Ah, ne çabuk geçiyor hayat…”

Tüm gece anılar zihnini tırmaladı, adeta bir kitabın sayfalarını çeviriyordu; neşeli ve hüzünlü günler… Elli üç yıl uzun bir ömürdü.

İsmail artık ayağa kalkamayacağını anladığında, sürekli karısına şöyle diyordu:

“Emel, Allah beni günahlarımdan dolayı cezalandırıyor. Yanlış yaşamışım, yanlış düşünmüşüm.”

“Kendini yeme, İsmail,” diyordu Emel onu sakinleştirmek için. “Güzel bir hayat yaşadın. İçki içmedin, başkaları gibi aylaklık etmedin, bizi sevdin. Ne günahı? Bilmiyorsun bile ne dediğini.” İsmail onu dinler, sakinleşirdi.

Artık sabah olmuştu, mutfakta kızı Aylin çay demliyordu. Şehirden tek başına gelmişti. Kocası yoktu, yıllar önce boşanmışlardı. Torunu Elif ise yeni doğum yapmıştı, gelemedi. Dedesiyle vedalaşamayacaktı. Ne yapalım, en azından çocukluğunda her yaz onlarda kalırdı.

Aylin evden uçup gitmişti, tek çocuklarıydı. İki çocuk daha kaybetmişlerdi; biri bir gün yaşamış, diğeri bir hafta. Emel, kızını titizlikle büyütmüştü. Allah ona bir evlat vermişti.

Liseyi bitirmeden, Aylin ailesine şöyle demişti:

“Sevgili anneciğim, babacığım, okul bitince şehre gideceğim. Köyde yaşamak istemiyorum. Tek evladınız olduğumu ve size bakmam gerektiğini biliyorum ama şehirde hayat daha renkli.”

“Tamam, benim için sorun yok,” demişti İsmail hemen. Emel ise gözlerine başörtüsünün ucunu bastırmıştı.

“Ah kızım, biz sensiz ne yaparız?” diye mırıldanmış, ağlayacak gibi olmuştu. Ama İsmail sertçe bakınca susmuştu.

“Ne diyorsun anne, kızımız yolunu çizsin. Köyde ne işi var? Şehirde kendini göstersin. Zaten köyde süt sağacak çok insan var.”

Emel içinden hak veriyordu ama kızını tek başına şehre salmak korkutuyordu onu. Aylin gitti, ticaret lisesini bitirdi. Sonra evlendi, bir daha da baba evine dönmedi.

Emel ve İsmail neredeyse tüm hayatlarını ikisi geçirmiş, köyde çalışmış, kavgasız gürültüsüz yaşamışlardı. Yaşlanınca torun Elif’i yazları alırlardı. Ama o büyüdü, yolu onlara neredeyse unuttu. Onun kendi hayatı vardı, ama nineyle dede özlerdi onu.

“Torunu ot biçmeye götürürdük, sonra dereye girmeye bayılırdı,” diye düşündü Emel, hafifçe gülümseyerek. Torunun çığlıklarını hatırladı; dedesi onu suya bırakır, yüzmeyi öğretirdi. Öğretmişti de…

“Anne, ne düşünüyorsun?” Aylin fark ettirmeden yanına gelmişti.

“Ah, bir şeyler hatırladım. Benimle otur, babana bir sessizce veda edelim. Köylüler gelmeden… Herkes gelecek, doğru dürüst vedalaşamayacağız. İsmail’i severlerdi, kimseye kötülük etmedi. Tam tersi, herkese yardım ederdi. O yüzden herkes gelecek.”

Aylin annesinin yanına oturdu, sarıldı ona.

“Ne güzel kızım, babana ne çok benziyorsun. Zamanla onun yüzü hafızamdan silinecek, ama sen karşımda duruyorsun… Tıpkı İsmail’e benziyorsun,” diye mırıldandı Emel, hafifçe sallanarak.

“Anne, siz babamla nasıl tanıştınız? Hiç konuşmamıştık bu konuyu.”

“Hımm, Aylin, garip bir şekilde tanıştık. Beni bir gördü, yapıştı kaldı. Ömür boyu da öyle kaldı…”

“Nasıl yani? Sen ne yapıyordun o zaman?”

“Köyde süt sağıyordum, hep önde gelenlerdendim. İlçede bir toplantıya gönderdiler beni, hatta bir saat bile hediye ettiler. Köyde kimsede yoktu öyle saat, ne sevinmiştim! Bizi gezdirdiler, ilginçti. Tüm ilçeden kadınlar gelmişti, erkekler de vardı ama azdı.”

Gezi sonrası yemekhaneye götürdüler, orada tanıştı İsmail’le. Yan masadaydı, ama gözünü benden ayırmadı, rahatsız olmuştum. Uzun boylu, yakışıklı, ama üstü başı dökülüyordu. Belli ki yıkayan yoktu. O an anladım; evde kadın eli değmemiş. Merak ettim doğrusu. O zamanlar köyde genç erkek de kalmamıştı zaten; ya şehre gidiyorlardı, ya askere…

Emel derin bir iç çekti, o günleri yaşıyormuş gibiydi. Masadan kalkıp çıkarken bir erkek sesi duydu:

“Beni de al yanına. Adım İsmail, senin adın ne?”

“Emel,” diye sertçe cevap verdi. “Köyümün nerede olduğunu bile bilmiyorsun. Şehirliysen, bu ıssız yeri mi seçeceksin?” diye gülmüştü.

“Giderim, ne var bekâr adama? Giderim Emel’im,” demişti. O günden sonra hep öyle çağırdı onu.

Söz verdi, iyi bir koca olacağına.

Gerçekten de onunla geldi. Emel, İOnun yanında kaldı, ömür boyu sözünü tuttu, şimdi ise Emel, sessiz evinde İsmail’in bir gün gelip onu da alacağına inanarak bekliyordu.

Rate article
Lifequest
Veda Zamanı