Bugün günlüğüme, hayatımın en güzel tesadüfünü yazmak istiyorum. Sevgili eşim Aylin ile nasıl tanıştığımızın hikayesi…
Aylin Hanım’ın altmışıncı yaş gününde tüm aile ve dostlar bir araya geldi. Genç denemezdi artık ama “yaşlı” kelimesi de yakışmazdı ona. Enerjisi, azmi, her işe koşturmasıyla hâlâ dinamik bir kadındı. Kendini şöyle tanımlardı hep:
“Bende hâlâ çok enerji var, paylaşacak kadar bile!” der, kendine has neşeli kahkahasını atardı.
İstanbul’daki şirin bir kafede toplanmıştık: eşi ben, iki oğlu Mehmet ile Emre ve gelinleri, akrabalar, eski iş arkadaşları… Muhasebe şefi olarak çalıştığı şirketten emekli olmuştu geçen ay. Vedalaşırken, “Aramıza karışmaya devam edeceğim!” demişti gülerek. Oysa evde oturmak ona göre değildi. Arkadaşları, “Aylin Hanım, size sık sık danışacağız, rahat yok!” diye şakalaşıyorlardı.
O gün Aylin muhteşem görünüyordu. Koyu kahverengi uzun elbisesi, doğal taşlardan yapılmış kolyesi, hafif topuklu ayakkabılarıyla sanki gençleşmişti. Oğulları, “Anne, ne kadar güzelsin!” diyerek kocaman gül demetleri sundular.
Kutlama harika geçti. Ben, yıllardır birlikte olduğum bu kadına hayranlıkla bakıyordum. Kırk yıldır mutlu bir evlilik yapmış, çocuklarımızı iyi yetiştirmiş, şimdi de kendimize zaman ayırıyorduk.
“Ali, sen de emekli olsana,” diyordu bana. Ben ise, “Bilmiyorum Aylin, bizim kuşak çalışmadan duramaz,” diye cevap veriyordum.
Ertesi sabah erkenden kalkmış, misafirlerimize kahvaltı hazırlıyordu. Geniş mutfağında vişneli kek pişiriyordu – oğullarımızın favorisiydi. Ben içeri girdiğimde gülümsedim:
“Altmışı devirmişsin ama hâlâ dinlenmeyi bilmiyorsun!”
Oysa misafir varken oturan kadın mıydı Aylin? Kahvaltıyı her zaman özenle hazırlardı. Ben de şakayla karışık, “Kahvaltıyı kendin ye, öğle yemeğini paylaş, akşam yemeğini…” diye başlardım.
“Peki akşam yemeğini?” diye sorardı o.
“Onu da yine kendim yerim!” derdim, ikimiz de gülerdik.
Misafirler uyandı, mutfakta neşeli sohbetler başladı. Kız kardeşi Elif, “Eviniz çok güzel olmuş!” dedi. Aylin de bana bakarak, “Ali olmasa bunların hiçbiri olmazdı,” diyerek saçımı okşadı.
Ben de ona bakarak, “Bu kadın dur durak bilmez, beni de peşinden sürüklüyor,” dedim. Elif, “İkiniz de birbirinize çok şanslısınız,” diye ekledi.
“Evet, öyle,” dedim. “O gün Aylin’in cebine yanlışlıkla elimi sokmasaydım, belki de hiç tanışmayacaktık!”
Herkes kahkahalarla güldü, çünkü hikayemizi hepsi biliyordu.
Üniversite yıllarında, kalabalık bir otobüste garip bir olay yaşamıştık. Ben ders notlarıma bakarken, yanlışlıkla Aylin’in cebine elimi sokmuşum. O da “Hırsız!” diye bağırmıştı. Kavga ederken, elimdeki bir lirası onun üç lirasıyla karışmış. Otobüsten inince anladık yanlışı. Aylin utançtan kıpkırmızı olmuş, sonra da kahkahalara boğulmuştu.
“Demek cebimde senin paran için savaşmışım!” demişti gülerek.
O gün otobüs kaçmıştı ama biz konuşmaya devam ettik. Ertesi sabah aynı durakta buluşmak üzere sözleştik. O günden sonra hiç ayrılmadık.
“Bir lira sayesinde böyle mutlu bir hayatımız oldu!” diye güldü misafirler.
Evet, kurallara uymayan bir tanışmaydı bu. Ama bazen en güzel şeyler, beklenmedik anlarda olur. Bugün bile düşünüyorum, o gün yanlışlıkla Aylin’in cebine elimi sokmasaydım, belki de bu mutluluğu hiç tadamayacaktım.
Hayat işte böyle… Bazen bir lira, bir ömürlük mutluluğun başlangıcı olabiliyor.




