Sonbaharın son günlerinde, küçük bir kasaba olan Gümüşpınar’ın pazar meydanı her zamanki gibi hareketliydi. Satıcıların sesleri, rüzgârla sallanan pirinç çanların şıngırtısı ve tuğla yollarda uçuşan yapraklar, kasabanın neşesini yansıtıyordu. Havada taze elmaların misk kokusu ve yeni çıkmış poğaçaların yağlı sıcaklığı vardı. Gümüşpınar halkı birbirini tanırdı. Herkesin favori meyvesi, şakaları ve saat dörtte gölgenin meydanı ikiye böldüğü o taş duvarın üzerindeki favori oturma yeri vardı.
On yaşındaki Arda ise bunların hiçbirine ait hissetmiyordu.
Sessizce, görünmez olmayı öğrenmiş biri gibi pazarın kenarından geçiyordu. Görünmez olmak bir beceriydi; gözden kaçmak ise tehlikeli. İnce ceketini sıkıca kapatmış, gözlerini hedefine dikmişti: Köşedeki bakkalın önünde güneş altında duran süt kutuları. Kadını izlemişti—çiçekçiyle kasımpatıları hakkında konuşurken, üzeri nakışlı bir çantaya süt kutusunu yerleştiriyordu.
Kadın zarif bir yaşlıydı. Gümüş saçları, soluk mavi yün paltosu ve krem rengi eldivenleriyle etrafa bir huzur yayıyordu. İnsanlar ona Leyla Hanım derdi. Bazıları “Çınar Köprüsü’nün ötesindeki büyük evde oturan” diye eklerdi. Kimileri onu “hastane bağışlarında cömert” diye tanımlardı. Çoğu için o, kasabanın bir parçasıydı—kütüphane veya çan kulesi gibi. Arda için ise, o an, sütü olan kadından başka bir şey değildi.
Elif’e ihtiyacı vardı. Elif henüz bir yaşındaydı. Ağlamazdı, sadece kuş sesi gibi küçük çığlıklar atardı—Arda’nın içini parçalayan bir ses. Onu battaniyeye sarmış, eski otelin çamaşır odasında bırakmıştı. Kurutucuların sıcaklığı orayı ılık tutuyordu. En fazla beş dakika sürecekti.
Plan basitti. Kadının çantası koluna düşük asılıydı. Çiçek tezgâhının yanındaki dar sokak, pazarın gözünden uzaktı. Oradan geçerken sütü alıp kaybolabilirdi.
Dünya bir kalp atışına dönüştü. Saydı: bir, iki, üç—
Arda hareket etti.
Eli çantanın içine kaydı. Süt kutusunun serin yüzeyini hissetti, çekti ve döndü—
Ama kadın da dönmüştü. Belki bir kasımpatı dalını beğenmişti. Çantanın sapı bileğine takıldı, kâğıt sesi bir çığlık gibi yankılandı.
“Affedersiniz,” dedi kadın sert değil, şaşkın bir sesle.
Arda arkaya bakmadı. Dar sokağa daldı, katlanmış masa örtülerinin yanından, karanfil kutularının önünden, bagajına balkabağı dolduran bir adamın yanından geçti. Süt kutusu kaburgalarına vuruyordu. Gözden kaybolmak için zikzaklar çizerek koştu—kitapçının solundan, lamba direğinin sağından, ilan panosunun arkasından.
Sokağın sonunda durdu. Saman balyalarının gölgesinde nefesini tuttu, dinledi.
Hiçbir şey.
Pazarın sesleri—konuşmalar, kahkahalar, pirinç çan—rahatsız edilmemişti. Süt kutusunu göğsüne bastırdı. Tahmin ettiğinden daha ağırdı. Temiz, saf, iyi bir kokusu vardı—eğer ev diye bir şey olsaydı, böyle kokardı belki.
Hızlı adımlarla yürüdü. Koşmak dikkat çekerdi. Yürürken insanlar kendi hikâyelerini uydururdu. Bir iş için gönderilmiş çocuk. Okuldan dönen çocuk. Aceleci bir çocuk. Sütü ona aitmiş gibi taşıdı ve Gümüş Sokak’a saptı, boyası dökülmüş bir çitin yanından geçti.
Arkasında, mesafeli bir şekilde, Leyla Hanım onu takip ediyordu.
Dramatik bir şey yoktu. Polis çağırmadı, bağırmadı. Sadece çantasını topladı, çiçekçiye “Bunları sonra alırım,” diye fısıldadı ve sütünü alan çocuğun peşine düştü.
Sonradan bunu neden yaptığını bilemeyecekti. Belki elinin çantaya değerken titremesiydi. Belki de bir hırsız gibi değil, acil bir görevle koşan biri gibi kaçışıydı. Belki de boynundaki o küçük gümüş parıltıydı—kendi kalbinde bir şeylerin karşılık vermesine neden olan.
Arda Çınar Köprüsü’nü geçti. Kasaba seyrekleşiyor, eski evler ve geç yaprak döken meşe ağaçları beliriyordu. Kapanmış bir lokantanın arkasından, şurup kokan çöp konteynerinin yanından geçti ve Gümüşpınar Oteli’ne ulaştı. Otel bir zamanlar turkuazmış—çatlak camın arkasındaki eski kartpostala inanırsan—ama şimdi soluk bir maviye dönmüştü. Geçen yılki Noel’den kalma bir süs, yorgun bir bayrak gibi rüzgârda sallanıyordu.
Çamaşır odasının yan kapısından içeri kaydı.
Leyla, aralıkta on saniye durdu—eski bir alışkanlık, bir bekleme şekli. Sonra aynı kapıdan girdi.
İçerisi sabun ve belki biraz bozuk para kokuyordu. Köşede bir bebek mırıldanıyordu—öyle küçük bir ses ki, varlığından özür diliyor gibiydi. Arda diz çökmüş, tek eliyle süt kutusunun kapağını açmaya çalışıyordu. Diğer eliyle koyu bukleli, gri-mavi gözlü bir bebeği tutuyordu—o gözler bir yetişkinin gözleri gibi derindi.
“Sus,” diye fısıldadı. “Aldım işte. Elif, aldım.”
Biberona sütü dökerken biraz döktü. Bebeği öyle bir şefkatle kaldırdı ki, bu öğrenilmiş değil, içgüdüsel bir hareket gibiydi. Bebek iç çekerek biberona yapıştı—sanki uz




