Ah, evlatlarım, gelin de oturun şu ocak başına, çünkü kemiklerim ağrıyor ama hikâyem de dilime dolanıyor. Dinleyin şimdi, hayat nasıl da cilveler yapar insana…
Çok eski zamanlarda, ağaçların daha uzun, yüreklerin daha saf olduğu günlerde, Ayşe adında genç bir kadın yaşardı. Güzelliği sabah çiğine, yüreği yeni pişmiş ekmeğe benzerdi. Gülüşü bahar güneşi gibi ılık, ruhu da pınar suyu kadar berraktı.
Bir delikanlıya âşık oldu, adı Cem’di. Yakışıklıydı; geniş omuzlu, zift gibi kara kaşlı ve sesi de Paskalya çanları kadar berrak. Ama ne yazık ki gururu kaynayan bir kazan gibiydi. Sanki dünya ona borçluydu ve hayat önüne kırmızı halı sermeliydi.
Düğünden kısa bir süre sonra Ayşe hamile kaldı. Birlikte hastaneye gittiler, doktor, “Oğlunuz olacak,” dedi. Cem o kadar sevindi ki! Şehirde koşuşturdu, bağırdı, bir varisi olacağını söyledi. Kafede şampanya ısmarladı, arkadaşlarına oğlunun büyük bir iş adamı ya da belki de cumhurbaşkanı olacağını anlattı.
Ama hayat böyle cilveler yapar. Doğum vakti geldiğinde, Ayşe bir kız çocuğu dünyaya getirdi; narin, sessiz, karanlık gecede bir ay ışığı gibi. Adını Ayda koydular, çünkü o, annesinin ışığıydı.
Peki Cem ne yaptı biliyor musunuz? Doğumhaneye gelmedi. “Bana bir oğul lazım, bir varis,” dedi, kız çocuğunu ise “bir yere bırakabiliriz” diye annesine fısıldadı. Böylece Ayşe, bebeğiyle yapayalnız kaldı.
Nereye gidecekti? Kimden yardım isteyecekti? Sonunda, nine Fatma’nın yaşadığı eski bir apartmana taşındı. Ah, ne altın kalpli bir kadındı o! Sıcak çay ikram eder, beşik örtülerini yıkamaya yardım eder, içi karardığında ona güzel sözler söylerdi. Çünkü evlat, unutmayın: aile, her zaman aynı kanı taşıdığın kişiler değil, sen karanlıktayken yanında duranlardır.
Mütevazı bir hayat sürdüler, lüks nedir bilmediler. Ayşe iki işte çalışıyordu: gündüzleri gazete ve küçük eşyalar satıyor, geceleri de bir ofiste yerleri siliyordu. Elleri soğuktan çatlamış, beli yorgunluktan ağrıyordu ama yüreği sıcaktı, çünkü kimin için çabalıyordu? Güzel, akıllı, gözleri sevgi dolu kızı Ayda için.
Yıllar geçti. Ayda büyüdü, annesine yardım ediyor, üniversiteye gitmeyi hayal ediyordu. Bir gün, eve dönerken Ayşe, yol kenarında gece kadar kara bir Mercedes gördü. Yanında pahalı bir takım elbiseli, parmağında kalın altın yüzük olan bir adam duruyordu. Onun yanında da, tıpkı gençliğindeki hali gibi, on yaşlarında bir oğlan çocuğu vardı.
Ayşe onu hemen tanıdı—Cem’di. O da Ayşe’ye baktı ve donup kaldı. Tam o anda Ayda, annesinin elini tutarak usulca sordu:
— Anne, bu adam kim?
Cem’in yüzü bembeyaz oldu. Bu kızda kendini gördü—aynı gülüş, aynı bakışlar. Onun kanı, onun çocuğu… ama onun değil, başkalarının elleriyle büyümüş. İşte o an anladı: bu mutluluğu kendi reddetmişti.
Bir adım attı, bir şeyler söylemek istedi. Belki “affet,” belki “aptalım ben.” Ama kelimeler boğazında düğümlendi. Çünkü şimdi ne yapabilirdi ki? Geçen yıllar geri gelmez, güven de altın dağlarıyla satın alınamaz.
Ayşe, kızını daha sıkı tuttu ve sakin bir sesle:
— Boş ver kızım, dedi.
Kendi yollarına devam ettiler. Belki paraları çok değildi, ama en değerli şeye sahiptiler: birbirlerine olan sevgi ve destek. Çünkü evlat, unutma: mutluluk parada, arabalarda ya da parıldayan yüzüklerde değildir. Mutluluk, sıcak ellerin ve saf bir yüreğin olduğu yerde, seni koşulsuz seven ve bekleyen bir yuvadadır.
Cem’e gelince… O, lüks içinde ama yalnızlıkla kaldı. Çünkü sevgiyi zamanında kıymet bilmeyen, sonra altınlar içinde de yüzse, yüreği hep üşür.
İşte hayat böyledir. Yanındakilerin kıymetini bil, çünkü bazen kaybedilen fırsat bir daha geri gelmez.




