Ah, çocuklarım, oturun da size bir hikâye anlatayım. Burası yaşlılar evi, yan odada kalan komşumun anlattığı bir olay bu. Beni buraya çocuklarım getirdi, şimdi tek yaptığım böyle hikâyeler dinleyip size aktarmak. Neyse, dinleyin bakalım, Arda ile nişanlısı Lale’nin başına gelenleri.
Arda genç bir delikanlıydı, üniversiteden sonra İstanbul’a yerleşmişti. Şehir ışıltılı, hayat hızlı, rüzgâr gibi akıp gidiyordu. İyi bir iş bulmuş, park manzaralı bir ev kiralamıştı, her şey yolundaydı. Ailesi ise köyde yaşıyordu, zamanın durduğu bir yerde… Bahçe, tavuklar, eski bir televizyon, anlarsınız işte. Arda pek aramazdı onları, ya vakti olmazdı ya da enerjisi.
Derken bir gün, iki yıl sonra, ailesini görmeye karar verdi. Yalnız değil, nişanlısı Lale ile birlikte. “Anne, baba, bu Lale, aşkım, geleceğim,” dedi. Kapıyı açtığında karşılarında uzun boylu, incecik, saçları bahar çimeni gibi yeşile boyanmış bir kız duruyordu. Boynunda, kollarında dövmeler, gözlerinde cesur makyaj, deri ceket, yırtık kotlar… Köyde alıştıkları gibi değildi yani.
Arda’nın babası sandalyeden fırladı, beti benzi attı. Annesi ise elini ağzına kapadı, neredeyse çığlık atacaktı.
“Merhaba,” dedi Lale usulca, bir adım atarak.
Anne geri çekildi, sanki Lale bir hayaleti andırıyordu. Baba ise sertçe sordu: “Bu bir şaka mı, Arda? Bu senin nişanlın mı?”
“Evet!” diye çıkıştı Arda. “Birbirimizi seviyoruz. Ne var yani?”
Annesi dayanamadı, bağırdı: “Şuna bak! Sanki serserinin biri! Komşular ne der? Ya büyükanne? Kalbi dayanmaz buna!”
Lale gözlerini yere indirdi, parmakları titriyordu ama ağlamadı. Gözlerinde derin bir acı vardı. Arda ona döndü: “Biz 2025’te yaşıyoruz! O bir ressam, çocuklarla çalışıyor, hayvan barınağında gönüllü. Tanıdığım en iyi kalpli insan. Siz ise dış görünüşe bakıyorsunuz!”
Annesi bir sandalyeye çöktü, gücü tükenmişti. Baba sessizce dışarı çıktı, evde derin bir sessizlik çöktü. Arda Lale’ye fısıldadı: “Özür dilerim, böyle olacağını düşünmemiştim…”
Lale aniden başını kaldırdı, gözlerinde bir gurur: “Anlıyorum. Beni de ailem böyle karşılamıştı. Ama kendim olmayı seçtim. Eğer ailen beni tanımak isterse, hazırım.”
Arda’nın elini tuttu: “Hadi eve gidelim.”
Dışarıda hafif bir yağmur başlamıştı, sanki gözyaşlarını yıkayıp götürüyordu. Eve dönüş yolunda Arda direksiyonu öyle sıkı tutuyordu ki parmakları bembeyaz olmuştu. Öfke, utanç, suçluluk… Lale ise camdan dışarı bakıyordu, sakindi, sadece gözlerinde bir yorgunluk vardı.
“Özür dilerim,” dedi Arda. “Beni anlamaya çalışacaklarını sanmıştım.”
“Arda,” diye yumuşakça karşılık verdi Lale, “Bu onların korkusu, benim değil. Sen beni seçtin. Önemli olan bu.”
Günler geçti. Kahvaltılar, iş, Lale’nin atölyesi, şömine başı sohbetler… Arda o günü unutmaya çalışıyordu. Derken bir akşam kapı çaldı. Açtığında annesi karşısındaydı, elinde poğaça dolu bir paket.
“Merhaba oğlum,” dedi. “Girebilir miyim? Konuşmak istiyorum.”
Lale mutfaktan çıktı, kaynanasını görünce dondu. İki kadın göz göze geldi, bir an sonsuz gibiydi. Sonra anne birden: “Özür dilerim, Lale. Korktum. Senden değil, anlayamadığım şeylerden. Ama düşündüm. Sen bir insansın, sadece bir görüntü değil. Ve oğlumu daha iyi biri yaptın.”
Lale önce inanamadı, ama poğaçaları aldı, sessizce: “Teşekkür ederim.”
Oturdular, çay içtiler, güldüler. Anne gençliğinde yeşil göz farı sürdüğünü anlattı. Masal değil, gerçek hayattı bu, korkunun bazen geri çekildiği…
İki hafta sonra anne Lale’yi aramaya başladı, ziyarete geldi, köfte gönderdi, bir keresinde yeğeni için hediye fikri sordu. Arda ikisinin arasında bir bağ oluştuğunu görünce mutlu oldu. Ama bir gün eve geldiğinde ağır bir sessizlikle karşılaştı. Annesi oturmuş, elleri kavuşmuş, yüzü taş gibiydi. Lale pencerede, arkasını dönmüştü.
“Ne oldu?” diye sordu Arda.
“Ona sor,” diye tısladı anne. “Neden evli olduğunu ve bir çocuğunun olduğunu sakladığını!”
Lale yavaşça döndü, gözlerinde yorgunluk vardı, ama gözyaşı yoktu. “Saklamadım. Nasıl söyleyeceğimi bilemedim. On dokuzumda doğurdum. Annem beni evden attı. Kocam uyuşturucu bağımlısıydı. Oğlumu yetiştirme yurduna bıraktım çünkü bir bodrum katında yaşıyordum. Ama çalıştım, para biriktirdim, onu aradım. Bir ay sonra yanıma alacağım.”
Annesi Arda’ya döndü: “Sen böyle biriyle mi yaşayacaksın, sırlarla dolu?”
Arda Lale’ye baktı. Sır değil, güç gördü. “Evet,” diye net bir şekilde cevap verdi. “Ve eğer sen onu kabul etmeyeceksen, bir daha bu ‘endişelerinle’ gelme.”
Annesi kalktı, sessizce çıktı.
Bir ay sonra Lale oğlunu aldı. Deniz, küçük, sessiz, yüksek seslerden ürken bir çocuktu. Arda onunla oynadı, gemiler yaptı, masallar ok




