Ah, evlatlarım, yakına oturun, size bir hikâye anlatayım. Bu yaşlılar evinde yan odada kalan komşumun anlattığı bir şey. Beni de buraya çocuklarım tıktı, şimdi başkalarının hikâyelerini dinleyip size aktarıyorum. Bu da Leyla’nın, kocası İlker’le olan hikâyesi ve kendini nasıl geri aldığını anlatıyor. Dinleyin, çünkü basit bir hikâye değil.
Leyla bir gün tabletini karıştırırken mavi turkuaz bir okyanus ve kar gibi beyaz kumların fotoğrafına takıldı.
“İlker, bak ne güzel!” dedi. “Otel çok beğenilmiş, hayal et, uyanıyorsun ve karşında…”
Ama İlker telefonuna gömülmüştü, zar zor baktı.
“Leyla, her şeye karar verdim,” diye mırıldandı.
Şaşırdı. Daha yeni tatil konuşmaya başlamışlardı, bütçe hesaplıyorlardı. Leyla her kuruşunu biriktirmişti, kahve ısmarlamayı bile bırakmıştı.
“Nasıl karar verdin?” dedi gülümseyerek. “Daha iyi bir yer mi buldun?”
“Maldivler’e gidiyorum. Tek başıma,” diye kesip attı, gözlerini bile kaldırmadan.
Leyla’nın nefesi kesildi. Boynuna yapışkan, iğrenç bir soğuk yayıldı.
“Tek başına mı?” dedi titreyen bir sesle. “Ama anlaşmıştık… Biriktiriyordum…”
İlker sonunda baktı – gözleri bir buz parçası gibiydi, hiç sıcaklık yoktu.
“Leyla, sahne yapma,” dedi, sırıtarak. “Kendine bir bak.”
Leyla büzüldü, sanki vurulmuş gibi. Şişman bile değildi, kadınsı ve yumuşaktı. Spor salonuna haftada üç kez gidiyordu ama açlıktan ölüyor değildi.
“Bende ne var?” diye fısıldadı, cevabı bilmesine rağmen.
Daha önce de böyle şeyler söylemişti – “göbeğin düz değil”, “kalçaların geniş”, “sevinçlerin çocuksu”. İlker keyifle sırıttı.
“Tatile tek başıma gidiyorum,” dedi. “Sana zayıflamak düşer, kumsalda gezmek değil. Yanımda bir jelibon gezdirmek istemiyorum. İnsan içinde rezil oluyorum.”
Kelimeler tokat gibiydi. Leyla sustu, onun yabancı yüzüne baktı. On yıllık evlilik, bir anda birkaç kelimeyle yıkılmıştı. Gözyaşı yoktu, sadece boşluk. Aklında biriktirdiği paralar, hayalini kurdukları ortak tatil…
“Anladım,” dedi, sanki başkasının sesi çıkmıştı.
İlker memnun, yeniden telefonuna daldı. Kazandığını sanıyordu. Leyla pencereye yürüdü. Aşağıda şehir uğulduyordu – arabalar, insanlar, hayat. Birden özgür hissetti. Telefonunu çıkardı, İlker’in bilmediği bir hesaba baktı. İlker’in Maldivler bütçesinin iki katı vardı orada. Arkadaşlarına yazdı: “Kızlar, bir hafta sonra Zanzibar’a kim geliyor?” Cevaplar yıldız yağmuru gibi yağdı.
İki gün boyunca İlker Leyla’yı neredeyse fark etmedi. Mayolarını seçti, arkadaşlarına hava attı, fotoğraflara yazılar yazdı. Belki annesine ağlamaya gitmiştir, diye düşündü, yakında sürünerek gelip özür dileyecek. Arayıp bile sormadı. Oysa Leyla bavulunu topluyordu. İlker eşyalarını tıkıştırırken sinirlendi – gömlek yanlış yerde, tişörtler düzgün katlanmamış. Leyla’nın her şeyi nasıl düzenli yaptığını hatırladı ama düşüncesini kovdu.
Havalimanında sosyal medyayı açtı – donup kaldı. Leyla fotoğrafta mutluydu, arkadaşlarıyla, hafif bir elbise giymiş, palmiyeler ve okyanus önünde. Konum: Zanzibar. Önce şaka sandı. Ama hayır, işte Ayşe kadehini kaldırmış, Özlem şakalaşıyordu, Leyla ise yıllardır gülmediği kadar gülüyordu.
Öfke bastırdı. Bu ne cüret? Parayı nereden buldu? Ortak hesaba baktı – dokunulmamıştı. Kendi parası mı vardı? Sır mıydı? Bu, güneş yanığından daha çok yaktı.
“Hain!” diye tısladı, insanlar dönüp baktı. Uçuş boyunca ona yazdı – önce öfkeyle, sonra emirlerle. Cevap yoktu.
Leyla ise ciğerlerine kadar nefes alıyordu. Okyanus, meyveler, arkadaşlarıyla kahkahalar… İlker’i havalimanında engellemişti bile. Üçüncü gün arkadaşları onu dalışa ikna etti. Leyla korkuyordu ama eğitmen Arda – uzun boylu, sıcak gözlü – onu sakinleştirdi.
“Korkma, yanındayım,” dedi.
Suyun altında her şeyi unuttu, balıklar büyülemişti. Çıktığında başka biriydi.
“Korkmadığın zaman gülümsüyorsun,” dedi Arda. “Daha sık gülümse.”
Akşam bir kafede ona okyanusu anlattı, onu dinledi. Kilo sormadı, onu sordu. İlker ise bungalovunda telefonu fırlattı – kartı bloke edilmişti. Banka dedi ki: Leyla’nın onayı gerek. Okyanus artık keyif vermiyordu. Kendi kurduğu tuzağa düşmüştü.
Eve ekonomi sınıfında döndü, babasından bilet parası istedi, azar işitti. Eve gidip Leyla’ya bağıracağını, onun da yalvaracağını sanıyordu. Ama evde her şey düzenliydi, limon kokuyordu, bavulları kenara konmuştu. Leyla çıktı – bronzlaşmış, sakin.
“Ah, buradasın,” dedi, sanki ekmek almaya gitmiş gibi. “Her şeyi topladım. Taksi çağır.”
“Bu ne?” diye bağırdı İlker. “Kendine ne hakla—”
“Kendime yaşamaya izin veriyorum,” dedi Leyla. “Boşanma dilekçesini online verdim. İşte avukatın kartı.”
Almadı.
“Ev benim!” diye bağırdı.




