Emine, köydekilerin önünde kızıyla ilgili yalan söylerdi çünkü utanırdı.
Ölüm için hazırlanan çantanın içinde mektuplar duruyordu… kızından gelenler. Fatma onları çıkarıp merhumun yastığının altına koydu. Götürsün mezarına… ve o korkunç utancını da.
**Gerçek Bir Hikâyeden: Korkunç Utanç**
Emine genç yaşlarından beri rüyalara inanırdı. Öyle bir alışkanlık olmuştu işte. Köydeki kızlar bir rüya anlattığında, o düşünür ve yorumlardı. Nadiren yanılırdı. Kendi rüyalarını da hep çözerdi. Bir de… rüyalarında uçardı! Öyle ki, evlerin üzerinden geçerken nefesi kesilirdi! Belli aralıklarla gördüğü bir rüya vardı: Gri benekli beyaz atlar bir kızağa koşulmuş, kızakta ise o ve eşi Ahmet birlikte dizginleri tutarlardı. Atlar o kadar hızlanırdı ki gökyüzüne çıkarlardı! İkisinin de nefesi kesilirdi. Dizginleri bırakıp kızağa yapışırlardı… uçarlardı… Bu rüyayı Ahmet yaşarken defalarca gördü. Onun vefatından sonra da atlarla “uçtuğu” oldu, ama Ahmet artık dizginlere dokunmazdı… Sadece gülümserdi… O gece “uçuşları” ona huzur verirdi, ama bilirdi ki rüyada at görmek… hastalık, belki de ölüm demekti… Gece atlarla “uçtuktan” sonra ya tansiyonu fırlardı, ya da kalbi sıkışırdı…
O gece yine ikisi birlikte kızaktaydı. Ama artık “uçuşu” yöneten yoktu. Dizginler de kayıptı. Atlar ise gittikçe yükseliyor, bulutlara yaklaşıyordu. Bir bulutun üzerinde kanatlı bir bebek oturmuş, onlara gülümsüyordu. “Ayşeciğim! Benim Ayşeciğim!” diye bağırdı Emine rüyasında o kadar yüksek sesle ki kendi kendine uyandı…
“Artık vakti geldi… Vakti geldi…” diye fısıldadı kendi kendine. Acı çekmeden, üzüntü duymadan…
Evde her zaman düzeni severdi, o yüzden yerleri silmiş, el dokuması halıları temizlemişti. Ölüm için sakladığı çantayı çıkardı, her şeyi düzenledi, hatta notlar bile yazdı: Nerede ne var, ne yapılacak? Çünkü onsuz kimse bilemezdi. Yabancılar gelip her şeyi karıştırırlardı… Fatma mutlaka uğrardı, başka kim gelirdi ki? O artık Emine’yi tek ziyaret eden, hem dostu hem de kardeşi gibi olan kişiydi. Bu dünyada eski arkadaşlarının çoğu kalmamıştı, zaten kimse ona uğramazdı çünkü bacakları ağrırdı. Ama Fatma hâlâ çevikti. Koşarak gelirdi…
Emine bir defter ve kalem alıp mektup yazmaya başladı.
“Beni affet Fatma. Sen bana en yakınsın. Seninle kardeş gibi yaşadık… Bu utancımı kimseye anlatma, yalvarırım. Artık canımı yakmayacak belki, ama yine de istemiyorum… Yıllardır insanlara ve sana, kardeşim, yalan söyledim. Kızımın bana baktığını, onun gelmediğini çünkü hastalandığını söyledim… Ama gerçekte nerede olduğunu bilmiyorum. Sanırım yaşıyor, ama beni çoktan terk etti. İnsanların yüzüne bakabilmek için yalan söyledim, sana da… Kızımı bekleme, onu arama… Beni Ahmet’in yanına, yerimi ayırttığım yere defnet. Evimi ve içindeki her şeyi sana bırakıyorum. Belki çocuklarına lazım olur. Kızımı doğru yetiştiremedim… Bunun utancını taşıyorum. Ve bu utanç mezara kadar benimle gelsin… Yalvarırım sana, kardeşim…”
Emine sobayı iyice yaktı, bacayı kapattı ve uyumak için yattı…
Fatma akşamdan beri dostunun evinin ışıklarının yanmadığını fark etmişti, ama aklına böyle bir şey gelir miydi?
“Merhum bir not bırakmış mı?” diye sordu, tek başına yaşayan kadının ölümünü kayda geçirmek için gelen polis memuru.
“Yok, hiçbir şey… Yalnızlıktan bunaldı, o kadar…” dedi Fatma, cebinde dostunun veda mektubunu buruşturarak.
** **
Onun Ayşe’si güzelliği ve zekâsıyla büyümüştü. Biricikti, sevgiliydi. Ahmet, köyün tarım uzmanı, bu sade köylü kadına âşık olmuştu. O dönemin kurallarına göre işinden atılabilir, partiden çıkarılabilirdi. Ama öyle oldu ki sadece uyarıldı ve… unutuldu. Eşinden çocuğu olmamıştı, burada ise bir sebze işçisi, tarım uzmanının çocuğunu doğurmuştu! Dedikodulara göre köyün muhtarının da “günahı vardı”, bu yüzden Ahmet’in boşanıp Emine ile evlenmesine hızla yardım etmişti. “Burada ‘babasız çocuk’ olmaz!” diye masaya yumruğunu vurmuştu. Eski eşi şehre taşınmış, orada bir şehirli bulmuştu. Onlar ise mutlu bir yuva kurmuş, kızlarını büyütmüşlerdi… Ama ne yazık ki ne uzun ne de mutlu sürdü bu.
Rüyalardakine benzeyen atlar, ama bu sefer gerçek olanları, felaketi getirdi. Ahmet, tarladan geç saatte bisikletle dönerken, karanlıkta üzerine atlar saldırdı ve onu çiğnedi. Süren sarhoştu ve fark etmemişti. Keşke birisi onu zamanında bulsaydı! Emine sabaha kadar uyumadan bekledi. Onu sabah buldular… çok geçti. Belki de kader böyle yazılmıştı…
Emine’ye talipler çıkmıştı… Ama o hiç oralı olmadı. Sadece kızı için yaşadı. Ayşe ise annesine sevinç verirdi. Çok iyi öğrenciydi. Köyde değil, ilçede bile sanat gösterilerine katılırdı. Hem şarkı söyler hem dans ederdi! Herkes ona yetenekli derdi! Şanslıydı da! İlk denemesinde İ




