Beş yıl önce, Leonid Petrovich’in dünyası yıkıldı ve küllerinden yeni, parlak bir güçle doğdu. O zamanlar altı yaşındaki kızı Marta, insan suretindeki bir melek gibiydi, ama güçten düşmeye başlamıştı. Bir zamanlar en karanlık odaları aydınlatan gülüşü giderek soluyordu. Doktorlar, önce ümitli, sonra buz gibi soğuk bir tavırla hükmü verdiler: tedavi edilemez bir hastalık. Beyin tümörü. Telaffuz etmekten bile titrediğiniz bir kelime. Ama Marta için bu bir hüküm değil, bir kraliçeye yakışır bir onurla kabul ettiği bir meydan okumaydı.
Leonid ve Gülcan, kalpleri daha kırılacağını anlamadan paramparça olmuştu. Kızlarına normal bir hayat şansı vermek için ellerinden geleni yaptılar. Martanın okula gitmesini, harfleri öğrenmesini, sayı saymasını, uyumadan önce bir masal okumasını hayal ettiler. Çoğu için sıradan olan şeyler, onlar için bir kahramanlıktı.
Bir öğretmen tuttularDerya Hanım, sıcak elleri ve bilge yüreği olan bir kadın. İki hafta sonra endişe verici bir belirti fark etti: her yarım saatlik dersten sonra Martanın şiddetli baş ağrıları başlıyordu. Kız, şakaklarını sıkıyor, soluyor, ama inatla devam etmek istiyordu. “Öğrenmek istiyorum,” diyordu. “Zamanım kalmadı.” Derya Hanım, sessiz kalamadı ve aileye doktora gitmelerini önerdi:
“Bu sadece yorgunluk olmayabilir. Kontrol ettirmelisiniz. Ciddi. Çok ciddi.”
Gülcan, bir annenin sezgisiyle hissediyordu: bir şeyler yanlıştı. Aynı gün Martayı muayeneye götürdü. Ertesi sabah, baba, anne ve bahar çiçeği kadar narin Marta hastaneye gitti. Leonid, güçlü, kendinden emin bir iş adamı olarak kendini avutuyordu: “Büyüme çağı. Geçer.” Kızının hasta olduğunu kabul edemiyordu. Marta bir mucizeydi37 yaşında, herkesin “Artık olmaz,” dediği bir zamanda doğmuştu. Her sabah, “Tanrım, bize bu çocuğu verdiğin için şükürler olsun,” diye fısıldıyorlardı. Şimdiyse Tanrı, verdiğini geri alıyor gibiydi.
Üç saatbir ömür kadar uzunhastanede beklediler. Doktorun yüzü kış rüzgârı kadar soğuktu. Ertesi sabah, Martayı bakıcıya bırakıp sonuçları almaya gittiler. Odada ağır bir sessizlik ve doktorun acımasız bakışları vardı.
“Çocuğunuzda beyin tümörü var. Tahminler ümit kırıcı.”
Gülcan sendeledi, Leonidin yüzü taş kesildi. Sanki bir sis perdesinin ardındaydı, inanamıyordu. Bu gerçek olamazdı. Evrenin bir hatasıydı. Başka hastanelere koştular. Her yerde aynı teşhis, aynı hüküm.
Savaş başladı. Her gün, her nefes için bir savaş. Leonid ve Gülcan işlerini, evlerini, arabalarını sattılar. Amerikaya, Almanyaya, İsraile uçtular. Deneysel tedaviler, en iyi klinikler, parlak umutlar için ödediler. Ama tıp çaresiz kaldı. Marta yavaş yavaş soluyordu. Ama yine degülümseyerek.
Bir akşam, güneş ufka inerken odaları altın rengine boyadığında, Marta babasına sessizce dedi ki:
“Baba bana doğum günüm için bir köpek söz vermiştin. Hatırlıyor musun? Onunla oynamak istiyorum Vaktim olacak mı?”
Leonidin yüreği parçalandı. Minik elini sıkıca tuttu, ışık dolu gözlerine baktı ve fısıldadı:
“Tabii, canım. Tabii ki alacağız. Ve mutlaka onunla oynayacaksın. Sözü




